Zeynep Merdan / Saklı Ayan


Saklama sakın Saklı Ayanı

Ayan etmekten sakınma sakın

"En iyi gizlenme biçimi kendini göstermektir." der Carlos Fuentes, İnez’in Sezgisi’nde. En iyi saklama yöntemi ayan etmekse; en iyi susmak biçimi yazmak olabilir mi? Olsun. Ki dîl, dile gelsin.

Her görenin başka adlandırdığı şey her göze aynı akseder mi? Bilinmez ama John Locke’nin “her şeyi gören göz, bir yansıtıcı olmaksızın kendini göremez." sözü ve İbn’i Arabî’nin Fususu'l-Hikem”inde de geçen “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim”(Acluni / Keşfü'l-Hafa) kelamı başka aynalarda aynı akse düşüyor. (Başka akislerde aynı aynaya düşüyor mu demeliydim yoksa?)

Borges, her görenin başka adlandırdığı Zahir’den aynı adlı öyküsünde şöyle bahseder: “Artık evreni algılamayacağım; Zahir’i algılayacağım. Binlerce imgeden bir tekine geçeceğim; son derece karmaşık bir düşten son derece basit bir düşe geçeceğim. Ötekiler benim delirdiğimi düşünecek; ben Zahir’in düşünü göreceğim. Dünya yüzündeki bütün insanlar, gece gündüz Zahir’in düşünü görürken hangisi düş hangisi gerçek olacak? Yeryüzü mü yoksa Zahir mi?” Borges, bu öyküsünde aynı isimli başka zuhurlar ve başka isimli aynı zuhurlarla anlatısını benzersiz bir hale getirir. Onlardan biri Attar’ın Esrarname’sinde geçen bir dizeyi aktardığıdır: “Zahir, Gül’ün Gölgesi ve Perdenin açılmasıdır.” Diğer bir atıf ise, İranlı Lütf-Al Azur da Ateş Tapınağı eserinden “bir bakanın bir daha aklından çıkaramayacağı biçimde yapılmış” bakır bir usturlaptan bahsettiğidir: “Öyle ki padişah, insanlar evreni unutmasınlar diye bunun denizin en derin noktasına atılmasını buyurmuş.”

Zeynin Ziyanı
Özüyle zeynini zayi etti aynada zeyneb

“Onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir / Herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir” diyen Özdemir Asaf, batında olan güzelliği öylesine keşfetmiş ki; kıskançlığın âlâsı Gayret Makamı'na düşüvermiş içi: "Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor." “Zahiri güzellik” herkese malumdur, ondan herkes ram alır. "Bâtınî Güzellik" ise keşf ister. Keşf gözü açık olmayan güzelliğini göremez. Saklı bir güzelliği keşfeden olmuş, her şeyiyle tıpkı bize aitmiş gibi ünsiyet kurmuşsak, yerini yalnızca bizim bildiğimiz saklı bir hazine gibi kalmasını isteriz. Bazı şeyler o kadar çok güzeldir ki çünkü aşikâr oluşlarına kıskanç bir aşığın sitemkâr bakışı gibi tıpkı, seyirci kalmaktan başka çaremiz yoktur. Bu yüzden bizlere başka tezahürlerde güzellikler giydiren Güzel, güzel(liğ)in örtüsünü de bahşediyor. Güzelliğini keşfet ve muhafaza et diyor, etmezse zeynini zayi ediyor insan.

Simone Weil’in güzelin tarifini verdiği "Arzunun diğer tüm nesnelerini yemek isteriz. Güzellik, yemek istemeden arzulanan şeydir." sözü iştah ve arzu arasındaki bağıntıyı ve tatminsizliği izah ediyor. İştah şımardığında arzu hazzın gurmesi olur çünkü zevk rafineleştikçe tatminsizlik kaçınılmazdır. Simone Weil, güzellik için ayrıca "el uzatmadan seyredilen bir meyve" diyerek seyrin zevkini de ilham ediyor. Böylesi bir bakışın keşfi yüksek bir iştahın tatmininden daha zevklidir kim bilir? Ayrıca Renata Salecl'in "arzu daima tatminsizlikle bağlantılıdır ama bu tatminsizlik özne için bir tür itici güç de oluşturur" sözü tatminsizliğin ters itkisinin de bir tür arzuya sebep olabileceğini işaret ediyor.

Kalbin Tesettürü
İnsanın en çok sakınmak istediği şeydir kendi mahremi. İnsanın en mahrem yeri; ruhu, zihni ya da bedeni değil kalbidir belki de. Tesettür en çok kalbe yakışıyor çünkü. Dîli, dile gelince; şiir, müzik, edebiyat, dans gibi dışavurumcu çoğu şeyden ayrıksı durup  ‘içe vurumcu’ duruşunu gösteriyor. Dışına ketum kalıyor kalp. Tüm çiçekler dışına açarken, içine açan Lale gibi kendini sakınıyor.

Çekingenliğin korkaklık nişanesi kabul edildiği bir zamanda kimse çekingenliğin kalbî bir hâl olduğunu göremiyor. İnsan yakınlığın işareti; kalbinin üzerindeki örtüyü açtığı ilk an, o zarif çekingenliği hisseder. Böylesi bir çekingenlik, kalbin en güzel örtüsüdür. Çekingen kalpler, haris kalplerle karıştırılır çoğu kez. Kalbindekileri saklarken harisler, kalplerini saklar çekingenler. Gururlu bir ruhun kalbini saklayışı yarasını saklayışıdır bazen de. İncitme korkusudur yahut incinmekten sakınışı.



Keşf-ül Mahcub*

Saklı bir güzellik nasıl keşfedilir? Nazan Bekiroğlu’nun “sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim” sözü maşuklara olduğu kadar güzelliğin çağrısına da yakışıyor. Güzelin çağırışı yahut güzelliğin bir şekliyle çağrı oluşu ona ulaşmanın güçlüğünü de güzelliğini de gözler önüne seriyor. Güzele, aşka, çağrıya gidiş Balzac’ın İki Gelinin Hatıraları’nda en güzel ifadesini bulur: "Ne yapayım kardeşciğim? Aşk bana gelmiyordu. Ben de Muhammed'in dağa gitmesi gibi Aşk’a gittim." Balzac’a atıf mıdır bilinmez ama “Boticelli meleği” kadar güzel olanların filmi Hanging Rock’ta Piknik’te de benzer bir ifade geçer “dağ, Muhammet’ten gelir”

Örtülü olanın aşikâr edilişini soranlara Hücviri, misallerin en saklısını ayan ediyor. Hücviri’nin, “örtülü şeyin açılması, perdenin açılması” manalarına gelen kitabı Keşfu-l Mahcub, örtülü olanın nasıl ayan edileceğine misal duruyor. Hücviri eserine bu ismi vermekle örtülü olanı açtığını, kapalıyı göz önüne serdiğini, perdeli olanı görünür hale getirmek kastında olduğunu söyler. Mahcub, kalbine cehalet ve günah perdesi çekilmiş olduğu için hakikati göremez, basiretsiz kişi demektir. Mahcubun iki tür kalbinin olduğundan bahseder Hücviri eserinde; Hicab-ı reynî ve hicab-ı gayn. Hicab-ı reyni, kara kalp, hicabı ebedi olarak açılmayan kalpken, diğeri açılması mümkün olan hicab; hicab-ı gayn’dır.

Fıtri Işık*
Güzelin arzu bağıntısı gibi hale, ışık, ışk’la da bağlantısı var. Descartes, Hakikatin Fıtrî / Tabii Işıkla Araştırılması’nda kâşifi olduğu Fıtri Işık’ı şöyle tanımlar: “Fıtri ışık tamamen saftır ve ne dinin ne de felsefenin yardımına başvurmadan, sıradan bir insanın aklını kurcalayabilecek her şey üzerine edinmesi gereken kanaatleri tayin eder ve en ilginç bilimlerin sırlarına nüfuz eder.”

Hayranlığı âşk yapamayan şey. Bilgiyi irfan yapamayan şey. Kusursuzluğu eşsiz kılamayan şey. Zenginliği hazine yapamayan şey. Başarıya zafer kazandıramayan şey. Rekabetle elde edilemeyen şey. En yüksek yeteneklerden sanat doğuramayan şey. Salieri'yi Mozart yapamayan şey: "Fıtrî ışık" Nedensiz. İzahsız. Gerekçesiz. Bir lütuf ya da bela. Eşit dağıtılmayan. Hırsla sahip olunamayan şey. Bir ışık, bir hale. Sadece ve sadece ruhta olan. Vardır ya da yoktur.



Saklı Ayan

Fıtri ışık, saklı ayanı işaret eden bir pusuladır. Ona sahip olanların ibresi her zaman ve mekânda aynı şeyi işaret eder. Tıpkı 1906 yılında, Bağdat yakınlarında; defineye malik bir viranede kırık bir testinin parçalarında Arapça yazılmış bir beyit; saklı bir ayan bulan Fransız bir arkeolog; Louis Massignon gibi. Âlem, bunun gibi sayısız saklı ayan’ı sakladı bağrında. İbre; başka adlar, diller, terminolojiler de aynı şeyi işaret etti. Filozoflar, sanatçılar, din adamları, dervişler herkes kendi zahirini kendi Ruhça’sıyla tanımladı. Descartes’in fıtri ışık keşfi, Yunus’un bulduğuyla kucaklaştı: “Âlimler ulemâlar medresede bulduysa / Ben harâbât içinde buldum ise ne oldu” Muhyiddin Abdal ise bu kucaklaşmaya tebessüm etti: “Ayan nedir, pinhan nedir / Nişan nedir, şimdi bildim”

Ben seni saklasam
Sen beni saklasan
Saklansak en saklı olanda
Ya da saklansak birbirimizde
Sakınsak birbirimizi herkesten
Yasaklasak herkesi
Neyi sakınmış,
Kimlerden saklanmış oluruz ki?
Ben sana aitsem
Ve sadece 
Sana. 

Bu yazı İtibar dergisinin 93. sayısında yayımlanmıştır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder