Zeynep Merdan / Aşk Şirk mi?

Aşk şirktir, deyip yaldızlı fetvamıza(!) 1 zeyl düşelim;
ikame edilebilir bir muhataba ise.
1 insana.

"Alakalarımızın yüz bin şekline isim bulamıyoruz ‘sevmek’ deyip çıkıyoruz. Onun için ne kadar suistimale uğruyor bu kelime."

Peyami Safa

*

Bunu yazdıran hangi hodbin, hodgam, hodfuruş, -yok mu artıran?- ihtirasımdır Allah bilir ama insanlar sıfat sever. Sahip olmayınca ruhu muhteris eden kifayeti... Bir kürk gibi taşınabilir ve mağrurlanılır olan kifayeti. Kendi vücud ve ruh iklimlerindeki gündemlerinde meftun oldukları sıfatlardan herhangi birini, birkaçını taşıyan herhangi öznelere meyl edebilirler bu yüzden.

Söz gelimi akıllı ve zarif bir beyin ilgisine ancak ve ancak içinin gündeminde ilk sıralarda olan sıfatlara sahip hanımlar mazhar olabilir. O beyler zarif, veblen mal olmayan ‘kaliteli’ bir marka tezahüründe güzelliği olan ve elbette ki akıllı, gayet makul ve mutedil konuşan hanımlara meyl ederler. Belki biraz maceracı ruhları varsa sıfatlarına, değişken, deli dolu, özgür ruhlu gibi american sıfatlar da serpiştirebilirler.

Oysa gerçek bir sevgi ikame edilemez olmalıdır, ‘özne sevgisi’ olmalıdır. Yani muhatabın yerine başka hangi muhteşem sıfatlar taşıyıcısı olursa olsun başka mahlûklar girmemelidir. İsterse sıfatları ‘en’ zarfıyla pekiştirilmiş olsun. Belki de bu yüzden insanların çoğuna hakiki 1 aşk nasip edilmiyor.

Peki bu bozguncu keşfe varan bir ruha kadın gururunun dahi okşanması zevk verebilir mi? “Çok güzelsiniz”, “çok zarifsiniz”, “çok akıllısınız” vesaire. Ruhu hangisi mutlu edebilir ki? Tek başarımız doğarken şanslı olmak olan ve bizi sonunda sadece iyi bir not almış gibi hissettiren bu yapay iltifatlardan hangisi ruhu mutlu edebilir ki?  Ödevini yaptın ve iyi bir not değerinde olan bu iltifatı hak ettin, al, sevin, mağrurlan işte. Yüzüne ahmak 1 kibr neşesi sızsın, al sevin işte.

*

Peki gerçek aşk’ı tatmamış, duyguların tümünü neredeyse zaaf addedip artık ve sadece ruh ve zihniyle sevilmeyi talep eden bu makul tüccar zihin gerçekte neyi seviyor? Keşfetmekten sahici hangi tavrı var hayata ve yazgısına? Gerçekte neyi diliyor bu tatminsiz ruh? Hiçbir şeyi. Hiçbir sıfatı. Biliyorum ki sıfatların hüküm sürdüğü bu dünyada merakımıza mucip olan, azıcık yüz bulup meylimize cevap olan sevgilerimiz sadece bir oyalamacadan ibaret. Gerçekten sevemeyeceğiz. Hakiki bir aşk nasip edilmeyecek bizlere. Zerre karamsarlık değil bunu yazdıran. İdrak ederek hak veriyorum ki "her şeyi anlamak bir hastalıktır" diyen Dosto doğru diyor.

Çok sevildik. O sevgilere misliyle karşılık da verdik belki. Nefsimiz hak etmediği kadar taltif aldı. Ama gerçekte neyimiz sevildi? Öznemiz mi yoksa bazılarını sadece kısacık bir zaman diliminde taşıyabildiğimiz sıfatlarımız mı sevildi? Biri bile ruhumuza hakiki bir mütmainliği veremediyse sıfatlardan da, sıfatların hükümdar olduğu dünyadan da tek bir şey dilememeliyiz belki de. Önümüzde muhteşem bir ziyafet sofrası ve elimiz tekine gitmeyecek donuklukta ise belki de yaşayıp gitmeliyiz sadece. Tek bir şey aramadan, dilemeden ve hakiki bir şekilde istemeden.

Ve mademki sıfatları sevebilmek becerebileceğimiz ruhumuzu mutmain edebilecek bir meşgale değil ve mademki tüm bir ruhumuzla sevebileceğimiz bir ‘özne sevgisi’ de yok -ve de olamayacağına göre- bu vade tarihi muallak yazgımızda payımıza ve rızkımıza düşen hisseleri toplayıp yüzümüzde iğreti dursa da ‘hamd’ ve ‘şükr’ maskesi takmaya gayretlenelim bari. Çünkü başka türlü yaşanılası bir şey yok bu rüyada.

Zeyl-i Zeyl:

Ya Vedud!
Buldum. Buldum. Buldum.
Aşk hala şirk. Ama o şirki kul hakkına girmeden, iki tarafı da aynı oranda günahkar ve aşkı da
sürdürülebilir kılan varsa o da bu: 1inin hem efendisi hem kölesi olmak. Karşılıklı âşkın kaidesi bu.
Ruha âşk'ı tanımlama istidâdı verip, kalbe âşkı zerre nasip etmeyen zatına hamd olsun.

demiş idim ki;
Meğer Ruh Amcam Özel İsmet Bey yıllar evvel bana katılmış. Gerisini Twitter'dan @vandalyürek zeyl düşsün.

Zeyl-i Zeyl-i Zeyl:

"Zain 'aşk şirktir' diyor. Ben de aynı şeyi şeyi düşünüp İsmet Özel'e   yıllar önce Çemberlitaş'ta sormuş ve şu cevabı almıştım:

"Aşk kul köle olmaktır. Tek taraflı aşkta tarafların biri tanrılaştığından, bu şirk olabilir. Ama karşılıklı aşkta iki taraf da birbirine kulluk eder, ortada tanrı kalmaz.
(ve gülümsedi.)

Bu bahiste zeyl'ler bitmez.


Bu yazı İtibar Dergisinin 70. sayısında yayımlanmıştır. 

Zeynep Merdan / Yarım Yüzyıl Sonra Akıbeti Görülen Mısra

"Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim"

*

Desem ki, ruha bu “keşf” dolu yazgıyı lütfedenin içime koyduğu bu keşf gözlü arzuya sonsuz bir zaafım var.
Desem ki, ölüm tarihleri çoktan bilgi çağının kapsama alanı dışında kalsa da, tanışmak istediğim, konuşmasam dahi, gayb perdesinin ardını açacakmışım da oradan bir şey keşf edebilecekmişim gibi bakma cezbesi duyduğum insanlar var.
Desem ki bir mısrasının hatırına dahi görmek istediğim insanlar var.
Desem ki yirmili yaşlarda “Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim” demiş genç bir ruhun atmış yıl sonra temaşa edilen halinde, gözlerinin akıbetini görebilmek şansım var(dı).
Desem ki demeden, desem ki demedim.
Dedim ki; gördüm.

*

Sezai Karakoç’la ve “geleceğin zalim gözlülerinden” olacağı ahdedilmiş gözleriyle tanışmamın perde arkası böyleydi işte. Ne keşf ettim bilmiyorum ama Haseki Yüce Diriliş Yayınevindeki belli ki kadim dostlarıyla çevrelenmiş sohbet odasını görünce kasılmadım değil. Kılığım ‘kadınlarla göz temasından dahi -kaçınmak değil- sakınmak terbiyesi ile hâllenmiş’ bu hemen hepsi Yüce Diriliş ülküsüyle yetişmiş adamların ortasında elbette ki münasip olmadı. Neyse ki abes düşmedi. Sıkılgan kollarım pantolonlu bacaklarıma perde, mahcup sesim -tam da Mevdudi’nin Hicab’ından sonradan bir öğrenmişlikle- mütedeyyin hanımların o incecik sesini aratmayacak şekilde konuşma notasını buldu. Buldu da ben hemen hepsi mütedeyyin adamların tam ortasında geleceğin zalim gözlülerinden biri olacağını ahdetmiş o ruhun gözlerinin tam içine bakarak soru sorabilme raddesine varabildim.
Fakat ne yazık ki, fakat müteessirim ki, on küsur adamın ortasında bir sandalyenin üzerinde sonradan iliştirilmiş gibi oturan ‘mahcuplanmış cüretim’ şiir, estetizm ve kadın bahsini açabilecek o güzelim raddeye varamadı. Sosyoloji, Yakın Türk Siyaseti, İslam Medeniyeti üzerine yapılmış mülahazalar ve çeşitli güzellemeler, Gün Doğmadan’ın bence en güzeli; o “Köşe”ye varamadı ve ben geleceğin kara gözlü zalimlerini sormuş bulunamadım.

*

Yine de cevap bulmadım mı. Cevabı gözlerde aranan bir sorunun cevabı elbette ki dudaklardan çıkan da değil, gözlerde bulunacaktı. Buldu da.
“Ben geleceğin” dediği yerde mısranın; genç bir idealin seksen yaşında nasıl “biz sesimizi duyuramadık” ukdesine vardığını,
Erbakan ve taifesinin seçilme öyküsünü dilinden dinlerken tek bir kötü söz söylemeden de edepli bir eleştirinin yapılabileceğini,
Israrlı bir güzellemeyle “İslam ümmeti değil İslam milleti” vurgusunun hakikatli ilhamını,
Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı kitabından özenle ve sesinden okuduğu “Ey Krallar, Ey Sultanlar size sesleniyorum”la hitaplanan pasajdan ve ukdelerden, gözlerine dolmuş ukdelerden buldu cevabı.

*

Sen geleceğin karagözlü zalimlerinden olamadın. Olamadın. Bir kez olsun beceremedin zalimliği. Durmadı zorbalık üzerinde. Yakışmadı mahzun ve sitemkâr makamda kırpışan gözlerine zalimlik.
Israrla, inatla ve keşfle baktım gözlerine. Sabırlı, sükûnetli, ille de hüzünlü, ukdeli ve yazgısına yeise varmayan bir ukdeyle bakan seksenlerine varmış huzurlu bir adamın karagözlerinden başka bir şey bulamadım orada.
Fakat mademki, ruha böylesi tesir bırakan genç bir ruhun tek bir mısrasının ödünçlüğü ve tamama eremeyişliği kaldı üzerimde; o mısrayı emanet edip ruhuma “ben geleceğin karagözlü zalimlerindenim” olmaya ahlanıyorum bir kez daha. Yıllar evvel ilk gençlime böylesi nüfuz etmiş bir şiirin tek bir mısrasının hakkını vermeye ahlanıyorum.
"İslam Ümmeti ya da İslam Milleti" adına olmasa da.
Kendimin ve ruhumun İslamı uğruna.

*

Dedi ve yoluna devam etti Keşfsever.



Bu yazı İtibar Dergisinin 69. sayısında yayımlanmıştır.