Zeynep Merdan / Saklı Ayan


Saklama sakın Saklı Ayanı

Ayan etmekten sakınma sakın

"En iyi gizlenme biçimi kendini göstermektir." der Carlos Fuentes, İnez’in Sezgisi’nde. En iyi saklama yöntemi ayan etmekse; en iyi susmak biçimi yazmak olabilir mi? Olsun. Ki dîl, dile gelsin.

Her görenin başka adlandırdığı şey her göze aynı akseder mi? Bilinmez ama John Locke’nin “her şeyi gören göz, bir yansıtıcı olmaksızın kendini göremez." sözü ve İbn’i Arabî’nin Fususu'l-Hikem”inde de geçen “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim”(Acluni / Keşfü'l-Hafa) kelamı başka aynalarda aynı akse düşüyor. (Başka akislerde aynı aynaya düşüyor mu demeliydim yoksa?)

Borges, her görenin başka adlandırdığı Zahir’den aynı adlı öyküsünde şöyle bahseder: “Artık evreni algılamayacağım; Zahir’i algılayacağım. Binlerce imgeden bir tekine geçeceğim; son derece karmaşık bir düşten son derece basit bir düşe geçeceğim. Ötekiler benim delirdiğimi düşünecek; ben Zahir’in düşünü göreceğim. Dünya yüzündeki bütün insanlar, gece gündüz Zahir’in düşünü görürken hangisi düş hangisi gerçek olacak? Yeryüzü mü yoksa Zahir mi?” Borges, bu öyküsünde aynı isimli başka zuhurlar ve başka isimli aynı zuhurlarla anlatısını benzersiz bir hale getirir. Onlardan biri Attar’ın Esrarname’sinde geçen bir dizeyi aktardığıdır: “Zahir, Gül’ün Gölgesi ve Perdenin açılmasıdır.” Diğer bir atıf ise, İranlı Lütf-Al Azur da Ateş Tapınağı eserinden “bir bakanın bir daha aklından çıkaramayacağı biçimde yapılmış” bakır bir usturlaptan bahsettiğidir: “Öyle ki padişah, insanlar evreni unutmasınlar diye bunun denizin en derin noktasına atılmasını buyurmuş.”

Zeynin Ziyanı
Özüyle zeynini zayi etti aynada zeyneb

“Onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir / Herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir” diyen Özdemir Asaf, batında olan güzelliği öylesine keşfetmiş ki; kıskançlığın âlâsı Gayret Makamı'na düşüvermiş içi: "Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor." “Zahiri güzellik” herkese malumdur, ondan herkes ram alır. "Bâtınî Güzellik" ise keşf ister. Keşf gözü açık olmayan güzelliğini göremez. Saklı bir güzelliği keşfeden olmuş, her şeyiyle tıpkı bize aitmiş gibi ünsiyet kurmuşsak, yerini yalnızca bizim bildiğimiz saklı bir hazine gibi kalmasını isteriz. Bazı şeyler o kadar çok güzeldir ki çünkü aşikâr oluşlarına kıskanç bir aşığın sitemkâr bakışı gibi tıpkı, seyirci kalmaktan başka çaremiz yoktur. Bu yüzden bizlere başka tezahürlerde güzellikler giydiren Güzel, güzel(liğ)in örtüsünü de bahşediyor. Güzelliğini keşfet ve muhafaza et diyor, etmezse zeynini zayi ediyor insan.

Simone Weil’in güzelin tarifini verdiği "Arzunun diğer tüm nesnelerini yemek isteriz. Güzellik, yemek istemeden arzulanan şeydir." sözü iştah ve arzu arasındaki bağıntıyı ve tatminsizliği izah ediyor. İştah şımardığında arzu hazzın gurmesi olur çünkü zevk rafineleştikçe tatminsizlik kaçınılmazdır. Simone Weil, güzellik için ayrıca "el uzatmadan seyredilen bir meyve" diyerek seyrin zevkini de ilham ediyor. Böylesi bir bakışın keşfi yüksek bir iştahın tatmininden daha zevklidir kim bilir? Ayrıca Renata Salecl'in "arzu daima tatminsizlikle bağlantılıdır ama bu tatminsizlik özne için bir tür itici güç de oluşturur" sözü tatminsizliğin ters itkisinin de bir tür arzuya sebep olabileceğini işaret ediyor.

Kalbin Tesettürü
İnsanın en çok sakınmak istediği şeydir kendi mahremi. İnsanın en mahrem yeri; ruhu, zihni ya da bedeni değil kalbidir belki de. Tesettür en çok kalbe yakışıyor çünkü. Dîli, dile gelince; şiir, müzik, edebiyat, dans gibi dışavurumcu çoğu şeyden ayrıksı durup  ‘içe vurumcu’ duruşunu gösteriyor. Dışına ketum kalıyor kalp. Tüm çiçekler dışına açarken, içine açan Lale gibi kendini sakınıyor.

Çekingenliğin korkaklık nişanesi kabul edildiği bir zamanda kimse çekingenliğin kalbî bir hâl olduğunu göremiyor. İnsan yakınlığın işareti; kalbinin üzerindeki örtüyü açtığı ilk an, o zarif çekingenliği hisseder. Böylesi bir çekingenlik, kalbin en güzel örtüsüdür. Çekingen kalpler, haris kalplerle karıştırılır çoğu kez. Kalbindekileri saklarken harisler, kalplerini saklar çekingenler. Gururlu bir ruhun kalbini saklayışı yarasını saklayışıdır bazen de. İncitme korkusudur yahut incinmekten sakınışı.


Keşf-ül Mahcub*

Saklı bir güzellik nasıl keşfedilir? Nazan Bekiroğlu’nun “sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim” sözü maşuklara olduğu kadar güzelliğin çağrısına da yakışıyor. Güzelin çağırışı yahut güzelliğin bir şekliyle çağrı oluşu ona ulaşmanın güçlüğünü de güzelliğini de gözler önüne seriyor. Güzele, aşka, çağrıya gidiş Balzac’ın İki Gelinin Hatıraları’nda en güzel ifadesini bulur: "Ne yapayım kardeşciğim? Aşk bana gelmiyordu. Ben de Muhammed'in dağa gitmesi gibi Aşk’a gittim." Balzac’a atıf mıdır bilinmez ama “Boticelli meleği” kadar güzel olanların filmi Hanging Rock’ta Piknik’te de benzer bir ifade geçer “dağ, Muhammet’ten gelir”

Örtülü olanın aşikâr edilişini soranlara Hücviri, misallerin en saklısını ayan ediyor. Hücviri’nin, “örtülü şeyin açılması, perdenin açılması” manalarına gelen kitabı Keşfu-l Mahcub, örtülü olanın nasıl ayan edileceğine misal duruyor. Hücviri eserine bu ismi vermekle örtülü olanı açtığını, kapalıyı göz önüne serdiğini, perdeli olanı görünür hale getirmek kastında olduğunu söyler. Mahcub, kalbine cehalet ve günah perdesi çekilmiş olduğu için hakikati göremez, basiretsiz kişi demektir. Mahcubun iki tür kalbinin olduğundan bahseder Hücviri eserinde; Hicab-ı reynî ve hicab-ı gayn. Hicab-ı reyni, kara kalp, hicabı ebedi olarak açılmayan kalpken, diğeri açılması mümkün olan hicab; hicab-ı gayn’dır.

Fıtri Işık*
Güzelin arzu bağıntısı gibi hale, ışık, ışk’la da bağlantısı var. Descartes, Hakikatin Fıtrî / Tabii Işıkla Araştırılması’nda kâşifi olduğu Fıtri Işık’ı şöyle tanımlar: “Fıtri ışık tamamen saftır ve ne dinin ne de felsefenin yardımına başvurmadan, sıradan bir insanın aklını kurcalayabilecek her şey üzerine edinmesi gereken kanaatleri tayin eder ve en ilginç bilimlerin sırlarına nüfuz eder.”

Hayranlığı âşk yapamayan şey. Bilgiyi irfan yapamayan şey. Kusursuzluğu eşsiz kılamayan şey. Zenginliği hazine yapamayan şey. Başarıya zafer kazandıramayan şey. Rekabetle elde edilemeyen şey. En yüksek yeteneklerden sanat doğuramayan şey. Salieri'yi Mozart yapamayan şey: "Fıtrî ışık" Nedensiz. İzahsız. Gerekçesiz. Bir lütuf ya da bela. Eşit dağıtılmayan. Hırsla sahip olunamayan şey. Bir ışık, bir hale. Sadece ve sadece ruhta olan. Vardır ya da yoktur.


Saklı Ayan

Fıtri ışık, saklı ayanı işaret eden bir pusuladır. Ona sahip olanların ibresi her zaman ve mekânda aynı şeyi işaret eder. Tıpkı 1906 yılında, Bağdat yakınlarında; defineye malik bir viranede kırık bir testinin parçalarında Arapça yazılmış bir beyit; saklı bir ayan bulan Fransız bir arkeolog; Louis Massignon gibi. Âlem, bunun gibi sayısız saklı ayan’ı sakladı bağrında. İbre; başka adlar, diller, terminolojiler de aynı şeyi işaret etti. Filozoflar, sanatçılar, din adamları, dervişler herkes kendi zahirini kendi Ruhça’sıyla tanımladı. Descartes’in fıtri ışık keşfi, Yunus’un bulduğuyla kucaklaştı: “Âlimler ulemâlar medresede bulduysa / Ben harâbât içinde buldum ise ne oldu” Muhyiddin Abdal ise bu kucaklaşmaya tebessüm etti: “Ayan nedir, pinhan nedir / Nişan nedir, şimdi bildim”

Ben seni saklasam
Sen beni saklasan
Saklansak en saklı olanda
Ya da saklansak birbirimizde
Sakınsak birbirimizi herkesten
Yasaklasak herkesi
Neyi sakınmış,
Kimlerden saklanmış oluruz ki?
Ben sana aitsem
Ve sadece 
Sana. 

Bu yazı İtibar dergisinin 93. sayısında yayımlanmıştır. 

Zeynep Merdan / Kendilik Cesareti

Hatırla kendini. Hatırla, kimdi kendin? Hayır, “kimsin?” sorusuna benzemiyor. İç sesi muhatap kılan bir soru bu. Cevabı aynada, kimliğinde ya da kimsede olmayan bir soru. Bu soruya düşmek zaman alıyor, evet. “Kendinde değil” denilen bir hastanın haline benziyor bu soruya düşenin hali. Kendinde olmadığının bilgisi dahi kendinde olmayan kimsenin haline. 

Kendisi Olamayan İnsan
“Kendisi Olmayan İnsan” demişti, kendinin ve kendiliğinin devrimcisi olan bir yazar. Dört zindanı işaret etmişti. Bir diğeri “ihtiyaçlar hiyerarşisi” kurup, zirvesi için kendini gerçekleştirmeyi seçmişti. Ali Şeriati, kendi olamayışı zindanlarla; Maslow, ihtiyaçlarla izah etmişti. Bu iki izah insanın kendisine varışını muhtaç, mecbur ve mahkûm oluşla engelleyen her şeyden kurtulmakla mümkün kılıyordu. Kendiliğe varmak için bu üç engeli aşmak yeterli miydi peki?

İhtiyaç hali tatmin edilinceye kadar süreğendir. Kendisi olamayan insanda bu hal bitimsizdir. İhtiyacı doğuran şey olan iştah, ıslah edilmediğinde en büyük kendilik engeline dönüşür. Bugün dünyanın en büyük sorunu reel politika eksikliği, küresel & bölgesel çatışmalar, kiralık ordular, gelir dağılımı eşitsizliği, enflasyon, kıtlık, küresel ısınma gibi şeyler değil iştah sorunu olabilir mi? Çatışmaların nedenine inildiğinde bir şekliyle iştah görülür. Hırs(başarı iştahı) ihtiras(güç iştahı) kibir(eşsizlik iştahı) şehvet(elde etme iştahı) şöhret(ün iştahı) intikam(had bildirme iştahı) Başka şekillerde tezahür ediyor yalnızca. İştah, hep aynı iştah. 

Woody Allen’ın bir sendroma adını veren filmi Zelig, sevilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden dâhil olduğu her ortamda diğerlerine benzeme kaygısı güden bir karakterin hikâyesini anlatır. Bugün uyumlu diye olumlu bir karakter özelliği olarak kullandığımız sıfat, ileri düzeyde kendi olamayışın tetikleyicisi olabiliyor. Zelig üzerine başka bir çarpıcı bakışta da narsistlerin ortak bir paydaya sahip olmadıkları kişilerle iletişim kuramadığı ve bu yüzden de başkalarının kişiliklerini parçaladığını ileri sürerek Zelig’lerin çift taraflı bir narsist yıkım olduğundan söz ediyor. 

Kendilik Feragati
Bazen ben parçalanır. Öteki olmaktan ölesiye korkan ben,  kendiliğin yalnızlık bedelini göze alamayan ben, kalabalık başkalıklara karışan ben, kendini ve kendiliğini kaybeden ben, bir başkası olan ben(“je est un autre”) Ben bazen bir başka benliğin gölgesinde asimile olur. Bazen de dilediği ihtişamlı sıfatlarla kuşansın kalabalık başkalıkların arasında yalnızlığı seçmeye güç yetiremez. Jaspers, ne güzel vurguluyor; "Ya kendim olmayı kazanmak için tekrar tekrar yalnızlığı istemeye cesaret ederim ya da bir başkasının varlığında eririm."Benlikler temas eder, tesir doğurur. Ama tesirin ifratı taklit bir süre sonra irrite etmeye başlıyor. Varoluş biçimi, söyleyişi, kelime seçişi, poz verişi bile başkası olacak kadar kendiliğinden feragat edenden geriye kendi kalır mı? Dışlanma korkusu, bir gruba dahil olma hevesi kendiliğimizi yok ediyor. Hiç kimse olmamak için herkesleşiyoruz. Ben, birine; biri, başkasına; başkası, yabancıya dönüşüyor. Kimse kendine benzemiyor.

Kendi Olamamak Hıncı: Var mısın ki yok edesin?
Bir başkasının varlığını, kendiliğini usanmaz bir hınçla yok etmeye çalışmak, insanın kendine ve kendiliğine yaptığı en büyük kötülük değil midir? Yok etmeye çalıştıkça kendi olamayacak. Kendini; kendinin, muhatabının ve önemsediği insanlar nazarında biricik olmaya ikna edemeyişinin hıncıyla tüm bir zihinsel sermayesini başkalarının tezlerine antitez geliştirmekle israf etmek, ne çaresiz bir var olma şeklidir. Yok edecek kendini, olurken diğerleri.

Kendiliğin dingin kışkırtıcılığı karşısında hınç tüm çalımıyla beyhude ve kanatsız çırpınır sadece. Çırpacağına kanatlarını. Dinmesini öğrenince kışkırtmanın inceliklerini de öğreniyor insan. Ayaklarını yere vura vura çırpınan bir çocuk kadar toy ve gülünç görünüyor hınç; sessizliğin dingin kışkırtıcılığını dahi büyütürken ruhtaki anne bilge.

Birinin kendiliğini ve kendiliğinden çalmak en kötü hırsızlıktır. "Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir." Hırsızlığın neden tek günah olduğu; "çünkü her şey iştaha yüzünden"le doğrulanıyor. Hırsızlığın en soysuz hali: birinin varlığını çalmak, varlığından çalmaktır. Haysiyetini, güzelliklerini, iyiliklerini, gücünü, sevgisini, dostlarını, itibarını ona bahşedilenleri eksiltmeye çalışmaktır.

Bertrand Russell “sevgi bilgelik, nefret aptallıktır" derken romantik bakmıyor. Sevginin bilgelik olduğu bilgisinden mahrum olsak da nefretin aptallaştırıcı etkisini göz ardı edebilir miyiz? Akıl, en değerli hazinesini(zamanı) asla israf etmezken; nefret en aptal ziyan edicidir. Nefret, onunla beslenenlerin zamanlarını çalarak kendi besinini temin eder. "Zamanıma yazık"tan makul tenezzül etmeyiş var mı? İnsanın meşgul olduğu şey kadar aklını ele veren bir şey yoktur belki de. Üstelik ne yüce gönüllülük ne iyilikten bu tenezzül etmeyiş. Yaşam nefret için fazla kısa değil mi? 

Birbirinden nefret edenler tıpkı âşıklar gibi aynı frekanstadırlar. Nefret, sahibine öyle keskin göz verir ki, birini en iyi düşmanı görür. Ne maşuğu, ne dostu. Biri kör, biri şaşı bakar. İnsanı en iyi düşmanı tanır. Sadece onu ölümüne haksız bulur. Nefretin karanlığında kaybolunca, insan yüzünü hatırlamak için aynaya bakar. Karanlığın aksine kendi aksini itham eder ayna. Yüzün kendileştiği ana tekabül eder bu bakış. O vakit en büyük ve gerçek düşmanıyla karşı karşıya gelir: Kendisi.

Kendileriyle Savaşanlar 
Kendilik üzerine mücadele verenlerin ya da en büyük düşmanı olarak kendini keşfedenlerin mücadelesi muhteşem olabilir. En güzel örneği Stefan Zweig’in Kendileriyle Savaşanlar’da zikrettikleridir. Kendileriyle Savaşanlar’da Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’nin yaşamları boyunca bitmek bilmeyen içsel mücadelelerinden bahsedilir. Bu üç ihtiraslı, bozguncu ruhun var oluşlarını kendilerini yok edişleriyle kurmaları Goethe’yle mukayese edilir ve ortaya yıkarak ya da inşa ederek kendini gerçekleştiren dört başka kendilik çıkar.  

Mücadele etme direnci göstermenin mücadelenin kendisinden güç oluşu, o direncin de "kim için mücadele ediyorum?" sorusuyla baş etmesinin hepsinden güç oluşu kendilik mücadelesini bitimsiz bir mücadeleye dönüştürse de savaşını başkalarıyla değil de kendileriyle yapanlar daha yürekli ve sanatkâr değil midir her zaman?

Kendini Özleyen İnsan
İnsan kendini özleyebilir mi? İnsanın kendini özleyebilmesi için o kendiliğe bir vakitler olsun varmış olması gerekir. "Peki ya kendi olamamış bir insan? O insan neyi özler? Hasreti hep başkaya, başkalarına olan kendini özleyebilir mi peki? 

İnsan Neden Kendisi Olamaz?
İstenildiği halde kendi olmaya güç yetiremeyiş mümkün olabilir mi? Nezaket mesafesi aşılsa, dürüstlük ve kendilik cesareti gösterilse ve yakın bir muhataplığın sınanmışlık itimadı kurulsa dahi insan öz dili Ruhça'sıyla konuşamıyor. Bazen de kendi deviniminin hızıyla zaman dahi baş edemiyor. Zamandan daha çok değiştiriyor varlığını kendi devinimi. Zamanın devinimine karşı kendi kalabilmek de öz bir direnç gerektiriyor. Ardından ego; kazanmak hazzıyla işgale uğruyor ve varlık tohumu kendilik filizini doğuramıyor. 

Ali Şeriati “Konfor ruhun bataklığıdır.” derken maddi konforun ötesinde geleneğin, kültürün, sosyalitenin konforundan da bahsediyor. Uyumun konforuna sığınmak bizi birçok sorundan alıkoyar belki ama karşılığında kendiliğimizden vermek pahasına. Uyumun konforundaki çoğunluğun kendi olma cesareti gösterenlere uyguladıkları dışlama; sosyal bir konfor karşılığında kendiliğini bastıranlara ve sayısız gerçekleştirilmemiş kendiliğe mal oluyor.

Konforun en fenası zihniyetteki değil midir? En güzel yola çıkış kitaplarından birinin yazarı olan Ian Dallas, Gariplerin Kitabı’nda şöyle diyor; "Eğer hakikati arıyorsanız, hayatınız asla eskisi gibi olmayacaktır.” Taşrasını, toprağını seven göç etmesin. Yükü ağır olan sefere kalkışmasın. Zihnindeki taşradan göç etmeye niyetlenen her türlü ıstırabı göze alsın. Huzur müptelalığı, dinginlik arayışı, ahlak bekçiliği, güzel memleketimçilik hiçbiri zihniyetteki göçü başlatmıyor. Tekâmül istiyorsak göçü de, seferi de, ıstırabı da göze almak zorundayız. Huzurlu bir tekâmül yok. 

İnsan Nasıl Kendi Olur? 
Başkalarıyla ya da kendiyle savaşmayı bıraktığında kendi olmaya yaklaşıyor insan. En çok da özünü özleyerek ve özünün üzerindeki kabuktan sıyrılmaya başlamakla yaklaşıyor. Kabuk etkisinin Gösteri Toplumuna etkisi yadsınamaz. Görüntü Gösteri Toplumlarında her şeydir çünkü. Sanki onları var eden şey görünümleriymiş gibi tahkir de taltif de göz üzerinden yapılır. Birini ancak var olduğu şeyle yok edebilirsiniz. Başarıyla, itibarla, güçle, güzellikle var olanları neyle var olduysa, oradan. Varoluş topyekûn iyilik, iffet, dürüstlük, haysiyet gibi güzel özelliklerle de var edilmemeli. Kusursuz, hatasız, noksansız bir varlık tasavvuru en zayıf var olma şeklidir. Bir hataya, bir düşüncesizliğe, bir zayıf ana bakar yok oluşu.

Ulus Baker “dostum başka bir kendimdir ve onun erdemini gözlemlerken kendiminkini görür ve tanırım" diyerek kendiliği dostça çoğaltıyor. İnsan kendisi olmaya ve kendini bulmaya, ona kendini hatırlatanlarla da erişebilir fakat kendisi olmayı başarmış herkesin başaramayacağı da bariz değil midir? Herkesin kendiliği başka başkadır çünkü. Bu bahiste Geylani'ye ve İbn-Arabi'ye isnat edilen(harika bir karışıklık) bir söz vardır: "Her kuş kendi cinsiyle uçar" Başkalığı husumete dönüştürmemek için harika bir işaret. Belki kimimizin kimimizi fena, tekinsiz, itimatsız buluşu ya da yakın bulamayışı "Ahlat-ı Erbaa" denilen o dört unsurun başka başka dağılışı yüzündendir. Sesimizin, kanımızın, tavrımızın ötekine benzemeyişi yüzündendir."İbn-i Sina bu dört hılt’ın (sarı safra, kan, sevda, balgam) her insanda özel ve benzersiz bir şekilde karıştığını, kişiye özel bir denge oluşturduğunu söyler. “Belki sesin diyafram, geniz ya da gırtlaktan çıkması yüzündendir birinin konuşmasını itici, güvensiz bulmanız. Belki kanının hızlı akışı yüzündendir birini tekinsiz, kibirli ya da fevri buluşunuz. Belki hesapçı, uyanık gördüğünüz kanı serin akandır yalnızca. İnsan bu yüzden benzerinin yanında güven bulur. Onu en iyi benzeri anlar. İnsanın "eş"ini de dostunu da kendi cinsine göre seçmesi en güzelidir bu yüzden.

Kendilik Sevinci
Hep birinci çıkılan mukayeselerin, en iyisine sahip olma zannının getirdiği özbeğeniciliğin, rekabet anksiyetesi ve başkalarını alt etmekle beslenen hınç hazzının ve daha bir sürü şeyin kokusunu bile duyamayacağı bir şey var: Kendilik Sevinci. Varlığına, payına ve yazgısına tüm bahşedilenlere razı olan. Kusurlarla, eksiklerle, hatalarla dahi tamamlanan. Ne özsevicilik ne "amor fati" klişesi. İnsanın kendine, payına ve yazgısına razı oluşu. "Olma Borcu"nu ödeyen bir varoluş teşekkürü.

Kendisi Olan İnsan
Varoluş, sahip olunanlara dayandırılırsa bunların kaybedilişi ile her şeyini kaybetmiş olur insan. Bir gün her şey yok olabilir. Bizi hep var kılacak ve asla yok edemeyecek bir var var bir de, hakiki varlığımız: Ruhumuz. Ruhuyla var olan biri hiçbir şekilde yok edilemez. Kendimizi sahip olduğumuz hiçbir sıfatla var etmediğimiz gün gerçekten güçlü; sahip olduklarımızla var etmediğimiz gün en güzel şeye sahip olacağız: Kendimize.

Bazen kendimiz sandığımızı kaybetmeden gelemeyiz kendimize. Kaybettikçe sahip oluruz kendiliğimize. Oluruz kendimizi. Olmayandan, olamayandan, olmayacak olandan bahsetmek; oldum demek için değil, olanın ahkâmını kesmek için değil, olması gerekene hükmetmek için değil. Olmak çabası sadece. Olamamak hıncıyla her şeyi olan hiç kimse olmaktansa; her şeyini kendi olmaya sarf edenlerden olmak, hınçsız ve kimsesiz: Olmanın Kendi Hâli. Olacak olan olurdu. Olmayacak olanı terk ederdik yalnızca. Olmayana varılmaz, kendiliğe gidilmez, kendilikten vazgeçilmezdi. Ancak varılırdı ona. Varılandı. Varlığı yok sayılamaz olan. 

Dücane Cündioğlu’nun "Yaşamda en değerli şey kendiliktir. Kendiliğinden mahrum olanların en büyük sorunu; değerli değil önemli olanın peşinden koşmalarıdır" sözü faydalı, önemli ve değerli ayrımına götürür insanı. "Faydalı, Önemli ve Değerli" olan arasındaki ayrım yaşamdaki en büyük seçimdir. Meslek, muhit, insanlar, her şeyi bu yönelim belirler. Bunlardan biri karakteristik kazanmaya görsün, tüm bir yazgı ona göre şekillenir.

Değerliyi seçmenin bedeli vardır. Önemli faydalar, faydalı önemler kaybettirir. Oysa önemliyi seçen önemsenir ve faydalanır. Önemsenmeyen ya da faydasız görülen değerlerin değerini ise yalnızca o değerlere sahipler değerlendirebilir. O değere varanlara eşsiz bir kudret bahşedilir:
Kendilik Cesareti.

İnsan bazen kendisi olmayı unutur. Korkunca. Kaybolunca. Kaybedince. Kendilik cesaretini de kaybederse bir daha asla kendisi olamadan bir yabancı gibi özler kendini. Kalabalık başkalıklar arasında.

Hatırla kendini. 
Kendini sakın unutma.

Bu yazı İtibar dergisinin 90. sayısında yayımlanmıştır. 

Zeynep Merdan / Kötülüğün Savunması: Masumiyete Yergi

Bir doğruyu çok yanlış yapanlar mı yoksa bir yanlışı çok doğru yapanlar mı daha önce varır hakikate bilinmez ama gerçeğin kendini yalanlıyor olduğu kesin. Bazen daha büyük bir gerçekle bir olup yalanlıyor kendini. Bir vakitler doğru, güzel ve iyi sandıkları; yanlış, çirkin ve kötü saydıklarına dönüşüyor. Gerekçesinin hata; meşru müdafaasının itham; had bildirmenin hak yemek olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Geçerli bir gerekçe olmaktan çıkıyor gerçek. Hakikat olduğu zannıyla haddini aşıp gerçekliğini kaybediyor bazen de.  Hakikatte ne olduğunu gerçeğin ta kendisi bile bilmiyor. İşte o zaman hakikate teslim olmayı, en soylu mağlubiyet sayıyor.

Tek gerçekliğimizden çıkışın ilk kapılarından olan Kötülük bahsi en eski felsefi konulardan biri. Epikuros tarafından ortaya atılıp ardından David Hume’nin katkı yaptığı tanrının kötülüğü önlemeyişinin nereden kaynaklanışı sorusu sonraları Teodise(Tanrı Savunusu) olarak literatürdeki yerini almış; Leibniz’le birlikte kötülük doğal, ahlaki ve metafizik gibi türlere ayrılmış ve kötülük, iyilik suretinde bile görünüp defalarca tanımlanmaya ve kılık değiştirmeye maruz kalmış bir konu.

Simone Weil, sanılanın aksine iyiliği tanımlamanın kötülüğü tanımlamaktan çok daha zor olduğunu, sonsuz olduğunu;  kötülüğün ise sınırsız ama sonsuz olmadığını “Kötülük sınırsızdır ama sonsuzluk değildir. Yalnızca sonsuzluk sınırlığı sınırlar.” diyerek belirtiyor. Milan Kundera’ysa kötülüğün engel duygusundan, derininde ise sınırlılık duygusundan kaynaklandığını ifade ederek Weil’deki kötülüğün sınırsızlığını sınırlıyor. Weil, ayrıca iyiliğin de kötülük gibi mertebeleri olduğuna dikkat çekip "Gerçek iyilik kötülüğün zıttı değildir. Gerçek iyilik kötülüğe aşkındır ve onu siler. Kötülüğün saldırdığı şey iyilik değildir çünkü iyiliğe saldırılamaz ancak alçalmış bir iyiliğe saldırılabilir." diyerek iyiye iyi bir izah getiriyor. Sınanmamış, kötülük şuuru barındırmayan ve bir seçime maruz bırakılıp tercih edilmemiş bir iyilik gerçekten iyi midir? Yoksa kötülük bilgisine sahip, kazanmak kudretine haiz ve haklı olduğu halde masumiyet karinesine sığınmaya dahi tenezzül etmeden rant kaybetmek pahasına tercihini iyi olandan yana seçme cesareti gösteren midir gerçek iyi? sorularını sorduruyor bize.

*

Bahse en çarpıcı katkı yapanlardan Nietzsche "ne çok gülmüşümdür keskin pençeleri olmadığı için kendini iyi zanneden zayıflara" diyerek masumiyetle seçilmiş iyi arasındaki o keskin farkı aşikâr ediyor. Bizleri katmanlı, hiyerarşik bir iyilik yapılanması inşa etmeye sevk ediyor. Ve iyiliğin en aşağı mertebesi olarak masumiyeti konumlama ilhamını veriyor. Masumiyet, en aşağı mertebede de olsa iyilik sayılabilir mi peki? Seçeneksizliğin, sınanmayışın, kötülüğe uzanamayışın sonucu olan şeye masumiyet diyebilir miyiz? sorularıyla sorguya çektiriyor masumiyeti. O halde nedir masumiyet? Sıfır noktasıdır belki. İyilik ve kötülüğe eşit mesafedeki bir sınanmama noktası. Parmaklıklar ardındaki birinin suçla mesafesi ne kadar uzaksa o kadar uzak olan bir sınanmama noktası.
Kendine hata payı ve hatta günah payı bırakmayıp her şeyi doğru yapma kaygısının altında bazen sadece zayıf ve ürkek bir benlik yatıyor. Ürkek bir benlik ise masumiyetle zuhur ediyor. Haşmet Babaoğlu’nun “Mahzun yüzlerde masumiyet bulmak... Zarif bir yanılgı.” diye tasvir ettiği hal masumiyetin seçilmeyen bir hal olduğunu aşikâr ediyor. Öyledir çünkü masumiyet seçilmez, bazen masumiyet görünen kötülük yapmaya güç getirememektir. Bazen de günahsızlık öylesi kusursuzlaşır ki “günahsızlık kibri” patlak verir. “Günah işlemek takvadan gelen kibri bitirir.”  diye dedikleri günaha meşru bir davetiye değil "günahsızlık kibri"nin, günah işlemekten daha fena olduğuna bir vurgudur bu yüzden. 

İyiyi seçebilme kudretine haiz olabilmenin kötüyü en derinine kadar bilmek gibi bir bedeli olabilir mi peki? İyi görünen çoğu şeyin sığ; kötü görünen çoğu şeyinse derin olduğu bir yer var idrakin yüksek tepelerinde. Orası yolun neresine çıkıyor bilinmez ama yol bir çembere benziyor sanki. İyi, içinde kötülük kudreti ve kötülük bilincini taşır. Gerçekten iyi olan kötülüğü yapabilecek kudretteyken bunu tercih etmeyendir. İyi olan, masum olandan daha muteberdir bu yüzden. Bir kötülüğü yapmaya güç yetirip yapmaya tenezzül etmemek iyi midir? Kötülüğün kibirle engellenişi iyi olmaya yetmez. Hakiki bir iyilik için; kötülük, iyilikle bastırılmalıdır.

*

“İkbal insanları değiştirmez, sadece maskeleri sıyırır” der, Taine. Bazen değişen biz değil, personalarımızdır sadece. Bazen yüce bir iyilik görünen, alçak bir kötülüğün iyilik maskesiyle saklanışıdır.  Binbir personayı, binbir ortamla en şık kombinleyenlere bugün milyonların sevgilisi diyoruz. Bunu göze alamayan ya da güç yetiremeyenlerden diğerleri ise çareyi kısıtlı sosyal bir konfor karşılığında ilkel benliğini bastırmak, devayı sanal bir persona yaratmak ve kendi olamayışlarının hıncıyla varlık enerjilerini de kendi olma cesareti gösterenlere harcamakla meşgul. Böylesi bir olamamak hıncıyla her şeyi olan hiç kimse olmaktansa; her şeyini kendi olmaya sarf edenler var bir de: hınçsız ve kimsesiz olmanın kendi hâline varanlar. Bu hale varanlara da meczup diyorlar. Zaten meczuplar dışında kim tek bir urbayla gezinmeye cüret edebilir ki? 

İnsanın kendini sözlerinden çok seçtiklerinden aşikâr etmesi, riyayı da aşikâr eder. Sözle amelin senkronize olmaması riyanın en keskin göstergesidir bazen. Böylesi bir riyaya olduğundan kötü görünmeyi olduğundan iyi görünmeye yeğlemek reçetesi iyi gelir. 

Başkalarının nefislerinin kötülüğünden ne kadar iştahla bahsediyorsa insan; kendi nefsinin muhasebesine o kadar yabancı ve yalancı değil midir? Birinin birine olan hasedini tüm bir zihnini muhatabının varlığına, niyetine, var oluş biçimine bitip tükenmez bir antitez üretme telaşından anlaşılır. Varlığı yanar, acır hasmına bir şey olmaz oysa. Ne hazin bir varlık israfıdır bu. Tüm bir olumlu hasletleri tezat edecek kadar hamaseti hakikati örtmüş insanlardan uzak durmalı. Hakikati örtmek küfür alametidir. Sevmediği insanların dahi iyi hasletlerini dile getirecek, hakkını teslim edecek kadar hakikate âşık olmalı insan. Yüce gönüllükten değil; hakikate âşık olmak tam olarak böyle bir şey.

*

Bazen meleğimizle beraber şeytanımızı da göstermek itimadın ve sevginin en sahih noktasını işaret eder. İtimat etmeyeceğiniz kişi size şeytanını gösteren değil, sürekli meleğini gösterip şeytanını saklayandır. Shakespeare’in 3. Richard’da "Ben en çok şeytanı oynarken aziz görünürüm” dediği kadar karışır şeytanlarla meleklerin sesi bazen. Ve insan o raddede hatırlar Âdem ve Havva oluşunu.

Kötülük, Masumiyet Yergisi Savunmasında haksız değil tamamen. Ama seçme kudretine sahip olmuş bir masumun seçilmiş iyiliğiyle, kötülüğün hangi savunması baş edebilir? Yaratıcı dahi bizi seçtiklerimizle yargılıyorsa, insan seçtiği değil midir? Ve değil midir daha güzel, iyilik ve kötülük bilgisine sahip fakat seçme kudretinden yoksun meleklerden olmaktansa; iyiliğin, kötülüğün bilgisini sahip ve seçme kudreti olan bir Âdem olmak? 

Seçilmemiş masumiyetler, alçaltılmış iyilikler ve ortasında en derin kötücüllüklerin; dünyada meşru bulunacak tek asalet tanımlaması iyiyi seçme kudreti gösterebilen insanın varlığınadır belki. İsmet Özel’in “tevarüs edilmemiş asalet” dediğine en güzel tanım da buradan cüretini bulur o vakit. 

“Hata yapmak fırsatını Âdem’e veren sendin”
Seçme kudretini Âdem’e veren de sensin.


Bu yazı İtibar Dergisinin 88. sayısında yayımlanmıştır. 

Zeynep Merdan / Ruhça

“Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova buldular ve oraya yerleştiler. Birbirlerine, 'Gelin tuğla yapıp iyice pişirelim.' dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, 'Kendimize bir kent kuralım.' dediler, 'Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.' Tanrı, insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi ve şöyle dedi: 'Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar. Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.' Böylece Tanrı, onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi; çünkü Tanrı, bütün insanların dilini orada karıştırdı ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıttı.”
Tevrat, Genesis (I-IX)

*

Babil’den önce tüm insanlığın konuştuğu dil neye benzerdi bilinmez ama belki de Ruhça’ydı. Şimdi milyarca sözcük izdihamı arasında, manayı da, kastı da kaybetmiş ve bulamaz halde anlamın anlamıyla çarpışmayı ümit ediyoruz. Kayboluyoruz aynı sesle telaffuz edilse de bambaşka manalara gelen bambaşka kastların yabancı kelimelerinde. Sesimizi arıyoruz, sesimizi duyamadan. Gerçek ifademizin iç ses mi, konuşma sesi mi, hal dili mi, göz dili mi, harflerle mi, nereden sızdığını bilemeden. 

Âleme ya da âlem diye yazılmış o büyük anlatıya sağır kalıp, kendi sesimizin gürültüsünde kaybolurken biz “zamanın en büyük ruhu” bir kadın: Simone Weil: “bizler emeğimizde ve gündelik hayatımız içinde yaşanan şeylerin bize sunduğu sembolik anlatıyı bir mektubu okur gibi okumalıyız. Bu semboller keyfi şekilde karşımıza çıkmaz” diyerek evrenin ve evrendekilerin de bir Ruhça’sı olduğuna dikkat çekerek o büyük metnin rahlesine oturmaya çağırdı bizi. 
  
Rahlenin başına geçmek yetmedi. Hangi kitaptan başlamak lazım geldiğini dahi bilmeden kitabın ortasından başladık bazen. Kekeledi zihnimiz. Neyse ki bu kekeleyişi hayra yoranlar da oldu:  Umberto Eco, Yorum ve Aşırı Yorum’da “Bir metin, yorumcunun sonsuz iç bağlantılar keşfedebileceği açık uçlu bir evrendir” diyerek “metnin niyeti”ni vurgular. Bu durum metnin ardına da art niyetine de davetiye çıkararak bizleri bol katmanlı bir anlamlar matruşkasına gönderir. Matruşkalara sarıyoruz hakiki anlamı da hakiki manaya kaç kereden sonra varacağımızı kestiremiyoruz. Muhatabımız oluyor sonra, kaçıncı matruşkadaki anlamı gördüğünü göremiyoruz. Ya da kaç matruşkası olduğunu. Ya da tıpkı bu metafordaki gibi matruşkanın hangi manada kullanıldığını. Her ses katlediyor ve herkes mahvediyor Ruhça’yı. Bağırışlar, çığlıklar kadar bölünüyor Ruhça. Anlaşmazlıklar, mücadeleler, kavgalar, savaşlar kadar çoğalıyor sonra. Kaybediyoruz Ruhça’yı ve doğuruyoruz çığlıklardan dillerimizi. Konuşuyoruz, bağırıyoruz ama duyamıyoruz birbirimizi. Ölüyor kulaklarımız. 

Bitmedi dille mücadelemiz. Bu sefer de kendi dilini yaratma hevesinde sanatçılar oldu. Başkalığını Ruhça değil de Ben Sesi’yle duyurmak, kitlelere alkışlatmak hevesinde ve farklılık iddiasının aslında bir sıradanlık nişanı olduğunu fark edemeyen sanatçılar oldu. Yerin Yüzünde sesler, şarkılar, sözler bağırdılar da birinin bile yankısı varamadı ruhlarımıza.

*
Her insanın ruh gündemini, içinin sesini duyurmak istediği bir varlık vardır. Belki ihtiyaçtan, belki bir cevabı arayıp da bulmak gibi varmak istediği bir varlık vardır. Peki, Ruhçamızın hakiki muhatabı kimdir? Notalarında, çizgilerinde, harflerinde kendimizi bulduğumuz bir sanat eseri mi? Ruhumuzu gözümüzden okuyan maşuğumuz mu? İç Sesimiz mi? Dua sesimiz mi? Münacatlardaki tanrımız mı? Hakiki bir dostumuz mu? Kimdir Ruhça’mızın hakiki muhatabı?

Ruhun hakiki muhatabı Ruhça konuşabildiği varlıktır. Diğerleriyse bir vakte misafir olunca, vakit vazzı vurunca, vadesi dolunca gidecek olanlardır. Hakikatteyse; kısmi özgürlük, sınırlı alternatifler ve güncel seçeneklerin en avantajlısıyla muhatap oluyor insan. Bu yüzden Ruhça bilmiyor kimse. Vakit geçirmek için beraber yürürsün / beraber yürürsün ve vakit geçmiştir / vaktin nasıl geçtiğini anlamadan yürürsün; bu üç ayrımda salınıyor yanımızdaki muhatabın varlığımızdaki ikameti.  

Arkadaş, kadim dost, sevgili, eş, akraba, çocuk falan diyoruz ama tüm beşeri ilişkiler günleri sayıları bir vakte misafir olmaktan ibaret. Peki, Ruhça'mızla konuşmak istediğiniz varlık nerede? Muhayyilemizde mi? İdeallerimizde mi? Mazimizde mi? Hayatımızda mı? 

*

Zarifoğlu’nun “Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız”dan ilham; ‘bir içiniz vardır, onu duyunuz.’ deyip düşeriz içimize. İçin için içine düşeriz içimizin. İçimiz dışımıza çıkar da yine de duyamayız içimizin sesini. Ya da bir başka içe düşer içimiz de ‘benim, içimden, sen dediğim, yalnız sen'sin, sen.’ deriz. İç'in için için "sen" diye seslendiğine ‘senlenmek’ deriz, içerleniriz. Bir iç’i duyamayışımıza içerleniriz de uzaklığa tanım diye “iç'ten, başka bir iç'e -içtenlikle- seslenildiği halde, ‘duymayacak, kesin duymayacak’ yeisine içsel uzaklık.” deriz. 

 “Ben, ben” diye fersah fersah yollar döşeriz içsel uzaklığımıza. İki bencil için, gerçekte gerçek bir tebessüm kadar kısa ve anlık bir hareketle kurulabilecek yakınlık mesafesi varılamazdır. İki bencil için, aylarca ve onlarca sarılmakla pekişmiş bir yakınlık, 'bir boş bakış'la yerle bir olarak kadar onarılamazdır. Ve iki bencil için, bir kavuşmak bahanesi bile tasavvur edilemez kadar umulamazdır.

İç ses duyurmak cüreti diye bir şey vardır; iletişim konforunu ve zarafet mesafesini bozmak gibi bir bedeli vardır ama sonundaki o ferah teskine fazlasıyla değer. Hakiki muhatap odur ki; iç ses duyurmak cüretini itibar kaybetmek pahasına gösterir. Ki iç sesteki gerçek yankının gerçek sahibi karşımızdaki muhatap değildir her zaman.

*

İsra Suresinde “Sana ruhtan soruyorlar, de ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Size ilimden az bir şey verilmiştir.” tanımını yapmaya ne had ne de kudret bulamadığımız ancak bir şeylere benzetebildiğimiz ruh, en güzel rüzgâra benzer. Bu yüzden ruha tesir eden her şey esinti etkisi yapar hep. Ve en güzel esintiler hep zamansız gelir, biz onları beklemezken. Hakiki muhatap güzel bir esintiyle gelir. Hakiki muhatap pusulanın kuzeyi gösteren o ibresi gibi, zamansız bir lâmekânda iki ruh gibi, her ortam ve koşulda hep aynı kişiyi işaret eder. Birini 'bize en çok tesir eden yer ve zamanda değil de; bambaşka bir zaman ve mekanda tanısaydık yine muhatabımız olur muydu?' sorusunda onun hakiki muhatabımız olup olmadığının cevabı saklıdır. 

İnsan hakiki muhatabının benliğini öylesine ayna görür ki, kendi aksinden şüpheye düşer de muhatabının aynasına kıyamaz. Işık ters açıyla vurmuştur, ayna toz tutmuştur yahut nefsin yüzü fena bakmıştır, hakiki muhatabın aynasına fena göstermek yaraşmaz. Hakiki muhatap ile mülkiyet değil aidiyet bağı kurulur. Ancak bir sözleşme unsuru ile mülkiyet bağı kurulabilir. İster zekâ, ister cesaret, ister güç, ister sezgi kulvarı ne olursa olsun gerçek bir düello hakiki muhatapla yapılır. Ve bir varlık başka bir varlıkla; hem rakip, hem düşman, hem dost ve hem âşık olursa birbirinin hakiki muhatabı olur. Varlığa denk görülemeyenden -kibirden ya da tahkirden değildir bu- hakiki muhatap olmaz. Bazen iki ruh birbirinin öylesine hakiki muhatabıdır ama bambaşka zamanların, bambaşka yazgıların, bambaşka başkalarının tozları kalmıştır beşeriyetlerinde. Yıkanmaları gerekir bu durumda birbirleri hariç her şeyden.

Hakiki muhataplık, teferrüd* makâmıyla olur. Muhatabın sıfatlarını değil, zatını sevip, ruhunu başka herkesten emsalsiz görmek. (*:Teferrüd: Kendi başına olma, bağımsız olma, yalnız olma, herkesten ayrılma.) Dünyanın en meşru tenezzül etmeyişi bir başkasının ikâmesi olmamaya gösterilen dirençtir, başkalarında teselli olabilir, sohbet edebilir, paylaşım kurabilir ama Ruhça konuşamayız. 

*

 “Ağzımızdan çıkan kelimeler muhatabımızda iz bırakır, yara açar.” derler. “Kelime”nin Arapça "yara izi" olduğunu söyleyen İbn Arabi, harfe hangi manayı giydirir bilinmez ama Aşk Risalesinde "varlık bir harf, sen onun manası / varlıkta başka bir emelim yok" der. Harf noktaya varırken, noktanın manasını duymaya dahi ürken kulaklara fısıldar İsmet Özel: "harfe bak, harfe dokun, harfin içinde eri / harf ol harfle birlikte kıyam et / harf ol, harfler ummanına bat.” 

Her Ruhça’nın bir alfabesi vardır ve herkesin bir harfi. 
Herkesin bir harfi vardır ve her harfin bir sesi. 
Bazen o sesi öylesine duyarız ki; harflerin böylesi sesli oluşuna hayret ederiz. 
Harflerin kudretini bilir ama manayı katletmekten korkarız. 
İşte tam o an, harflerin sessizliğine ve noktanın sonsuzluğuna sığınırız:



Bu yazı İtibar Dergisinin 85. sayısında yayımlanmıştır.

Zeynep Merdan / Güzel İntikam

Mazlumluğu bir deri gibi giyinmiş, mahzunluğu hâlinin dili bilmiş, mağlubiyeti kanıksayacak kadar kaderinden bilmiş, ümidi çocuklarının gözyaşında boğulmuş, haklılığına defalarca taarruz edilmiş, toprakları yıldan yıla ilhak edilmiş Mazlumlar Ülkesinde intikam çiçeklerinin açtığı görülmüş müdür? 

Bir haksızlığı adalete eşitleme çabasından intikam tanımı çıkabilir mi? İntikam mefhumu kötü çağrışımlı bir kan davasından mı ibarettir hep? İslam inancında el-Müntekim olarak hüsna olan esmalarda geçen intikam yalnızca yaratıcıya mı mahsustur? Yoksa yalnızca mukabele miktarınca caiz görülen ve hoş karşılanmayan bir yol mudur? Hepsi konunun ehilleri tarafından tartışıladursun bir film bahanesiyle intikam üzerine bazı bazı güzellemeye dönüşmüş bir bahis açma kastındadır bu yazı.  

*

Kadim olanı işaret eden şeyleri severim. İnsana bir yol üzerine olduğunu hatırlatıp o yolun da ötesine davet eder.  Bir şarkı bir yolu nerelere çıkarır? Kill Bill’in enfes soundtrack albümünden Shura No Hana’yı keşf arzum yolumu yarım asırlık bir Japon filmine; Lady Snowblood’a çıkardı. Üstelik şarkıyı söyleyen Meiko Kaji, başrolünün ta kendisiydi. İntikam bir yüzde bu denli münasip olabilirdi ve bir yüz intikam suretini en şık böylesi bir yüzde giyinebilirdi. 

Sade bir yazgının olağan mensupları olan bir çift, meşru tek bir sebep yokken kötülüğe maruz kalır. Adam öldürülür, kadın tecavüze uğrar. Bu sebepsiz felaketi hazmedemeyecek bir hınç doğar kadının içine. O andan sonra ruhunda intikamın olmadığı bir an olmaz. Eşinin katili, kötülük çetesinin mensuplarından birini öldürerek hapse düşer. Şehvetin hıncına benzemez bir hınç şehvetiyle hamile kalır hapishanede. Mahkumların arasında intikamını doğurur gibi doğurur adını Yuki* koyduğu kızını. Yuki, Budist bir rahip tarafından nitelikli bir ‘intikam askeri’ olarak yetiştirilir.
*: Yuki adı, Japon inançlarında kötücül ruhlardan biri olarak kabul edilen Kar Kadını efsanesine dayanır.

Film hem öykünün kurgusallığı hem de bazı sahne telmihleriyle Kill Bill’de yeteri kadar yâd ediliyor. İntikamı meşru şartlarda öylesine güzelliyor ki, hakiki bir intikam vesilesinin peşine düşürüyor içinizi. Sığ bir alt etme hırsından filizlenen bir intikam mı yoksa bir haksızlığı adalete eşitleme çabasına vesile olacak denli derin bir intikam mı, ayırdına vardırtıyor idrakinizi.

*

“Ne?” diye sorsalardı, hukuktaki iade-i itibar davasından aşırma İade-i İzzet yahut hikâyenin son güleni derdim. Gülmek dedimse tıpkı Yuki’nin hınçlı gözlerine eşlik eden “kötülük çiçekleri” gibi patlamaya durmuş bir tebessüm. Yahut şarjörde tek fişek kalmış, eller titriyor, hasmınız tüm bir kibriyle yenilmenizi beklerken o tek fişekle namlu gözleri onikiden vurmaya intikam denir.

İntikamın meşru bir muhatap zemini yok mudur? Ceza ancak ve ancak onu algılayabilecek muhataplara verildiğinde cezadır. Kısasa kısas bu yüzden bazen tesirsizdir. İntikam bahsinde hem Müntekim ve hem Müstahik şerefli olmak zorundadır. Haysiyeti olmayan birinden intikam alınamaz. Düelloların hepsinde bir tür haysiyet denkliği vardır. Örneğin Kill Bill’de intikamın tecelli edeceği son sahne her şeyiyle bir varlık düellosudur. Söylenmesi gereken tüm sözlerin söylediği, hesaplaşmanın başladığı bu sahne sonunu bir sürprizle bitirir. Bill ölümüne sebep olacak son vuruşu, öğrenildiği ona söylenmeyen “Five Point Palm Exploding Heart Technique” vuruşuyla alır. Fakat bu meşrudur çünkü bu düello en başından beri her türlü kirli taktiğin mübah olduğu bir zeminde konumlanmıştır.

İntikamı alınamayacak tek durum belki de şudur: size bir kez olsun ait olamamış hiçbir şeyi nakıs bırakamazsınız. İntikam alabilme kudreti bir varlığa tesir edebildiğinizin kanıtıdır. Edememiş iseniz; intikam alamazsınız. Varlığınızı bir yönüyle olsun küçümseyen birine acı veremezsiniz. Kibirli bir muhataba karşı her yöntem tesirsizdir. Varlığınıza kibr gösteriliyorsa; muhataba acı verme kudretiniz yoktur. Varlığına hiç ama hiçbir şey yapamazsınız. Sahip olunmazsanız, kaybedilemezsiniz. Rekabet etmezseniz, yenilemezsiniz. Kıyaslamazsanız, kıskançlık duyamazsınız. Muhatap almazsanız; polemik mağduru yapılamazsınız.

Bazen intikam alacak kadar dahi tahrik olmaz ruhunuz. Öylesine rekabetten uzak bulursunuz muhatabınızı. İntikam rekabet edilesi varlığa karşıdır. Rekabet dahi etmeye tenezzül göstermediğiniz bir varlığa karşı intikam hisleriyle dolmazsınız. Pasif karakterli kalsa da bu da bir tür intikam sayılabilir. Size acı bile veremeyecek kadar değersiz hale düşmüş ve acziyet dolu muhatabınıza müstahak gördüğünüz. İntikam almaya dahi tenezzül etmeyecek kadar bir intikam. Zarar vermek değil, yüceliği göstermektir çünkü gaye. Öylesi yüce konumlamıştır çünkü varlığınız. Zelil etmek, rezil etmek peşinde değilsinizdir. 

Bir insanın varlığını ötekinin kefaretine indirgemekten daha zarif bir intikam var mıdır? Üstelik gaye intikam almak dahi değilken. İnsan başkasına ceza keserek kendinden intikâm alabilir mi? İnsan kendine ceza keserek başkasından intikâm alabilir mi? Peki, karşındakinin hakiki muhatabı olduğunu bilen biri; bunun henüz idrakinde olmayan o birini yok sayarak kimden intikam almış olur? Kendinden mi? Muhatabından mı? Olacakları şeyden mi?

Bazen hayat da intikam alır. Ona ve yasalarına büyüklük taslarsanız sizi başarısız kılarak sizden intikam alır. Neden en çok deliler, müflisler, terk edilmişler, bir güçten azledilenler küfreder hayata? Dünyaya kafa tutmanın intikamıdır çünkü yazgıları. Yazgısıyla, kendiyle ve istidadıyla cenk ederse daha çok kaybeder insan, afili de kaybetmez, kıyafetsiz muhteris gibi kaybeder. Dünya “vaat edilmiş güne kadar” asla mağlup edilemeyecek güçlü, kibirli, küstah bir kadına benzer. Onunla kavga ederseniz sizi sadece zelil eder. Onunla baş etmenin tek yolu varlığına kayıtsız kalmaktır.

Sığ bir hınçla şık bir intikam alınmaz. Öfkenin kabına sığamadığı, Hak’kın da haklılığın da sizden yana olduğu durumlarda zaman en iyi Müntekîm'dir. Eylemsizliğe değil, nitelikli bir bekleyişe sabrettiren bir zamandadır. Dünyada gerçekten nitelikli olan tek şey yoktur ki; derin bir acıya, şimdiyi yaşanmaz kılan bir sabıra ve kibri kıran bir yalnızlığa teğet geçmiş olmasın. Balzac "Beklemesini bilenin her şey ayağına gelir" derken gayreti eksik kalmış bir tembellik konforundan, miskinlik rehavetinden bahsetmiyor. "Bekle" demiyor, "beklemeyi bil" diyor. 

"Susmak tahammülü" diye bir şey vardır. Vakti gelince öyle konuşmaklar vardır ki; beklemeyi de susmayı da tahammülsüz kılan uzunca bir susmak sabrından filiz vermek zorundadır. Hevesi hedefe, hırsı azime dönüştüren tek şey; niteliksiz bir kanaatkârlıktan, vasıfsızlıktan, korkaklıktan kaynaklanmayan ve ıslah edici olan nitelikli bir bu sabırdır. Bu sabra sabretmek ve bir zamanlar size hiçbir rant sağlamayan ürkek bir hakikat sesini vakti geldiğinde gururla söyletendir belki gerçek intikam. 

Yuki’nin intikamı neredeyse bir intikam güzellemesine dönüşmüş bu sözleri düşürdü ruhuma. Siz yine de onun ağıdına eşlik etmek isterseniz Meiko Kaji’nin sesinden Shura no Hana’yla kardan çiçekler kondurun kandan mezarına.

Eğer bir gün, soylu bir intikam sebebi isterseniz bunun başkalarından değil yaşamınızdan olmasını dilerim. Size güzel bir intikam sebebi lütfedenin bir başkası değil de kendiniz olmasını dilerim. “Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır” der Schiller. Ben de Mazlumlar Ülkesinin tüm fertlerine, büyük ya da küçük tüm haksızlığa uğramışlara ve kendini gerçekleştiremeyişlerinin müsebbibi tembellik, çaresizlik, mutsuzluk olan tüm Oblomov’lara adı başarmak, kazanmak, mutlu olmak olan bir intikam dilerim. 
Bir intikam isterim sizler için; zararsız, derin, zarif ve yüce.


Bu yazı İtibar Dergisinin 82 sayısında yayımlanmıştır.

Zeynep Merdan / Kısa Öyküler

Hınç Gülleri Dövmesi Bağırdım Bağrıma
YA hangi taarruz haklı intikamı kılamaz meşru ŞA hangi intikamı tabakta bıraktığımı gördünüz tadarken soğuk tabağımda yazgımı Hangi haddi buldu da vardı kapıma hadsizlerin hangisi hani hani nerde Bir hınca sabrı belletmek kaç yıl biter Kalbi kendimden azad etmeğe asıl kaç yıl müebbet SENİ SEVMEYE HÜKÜM GİYDİM diyen şarkıdan aldım mührü de ettim seni mahsustan mahkum Bu arada MAHCUBUYUM SENİ İÇİME MAHKUM KILANIN akar ağlamak nehirleri yüzümde yüzünün kininde akıtırken seni
Yakacağım yakacağım kahrolsun Muhterisi Müntekim edene and olsun Boşuna ol Boşuna ol Boşuna ol “THE DAMAGE IS DONE SO I GUESS I LL BE LEAVING”

*

Shine on You Crazy Diamond
Kalbim elmas değildi yalan söyledim. Pahası biçilemez kalp namahremdi yaram nasıl görünürdü koynunda İnsan neyle örter ruhundaki yaraları asıl tesettür gerek yaralara YAMALAMADIN BENİ Mahcup yalanlar yüzümde astar Mağlup kraliçenin esrimiş tacı Münasip Gördün işte kibirden kürklere değil gururdan paltolara büründüğümü paltoma saklanamayan cevheri de gördün elmas değil kristaldi parlaktı parıltılı pırıltılı sert değildi kırılmazdı kırılmıştı kırık kızgın kırgın demiştim sana düşürme sakın düşürme sakın
sahi ben sana hiç söylemedim mi beni PARAMPARÇA.

*

SIRma
kimindir benzemeyen YÜZ bile kendine YÜZlerce binlerce kimindir bu YÜZler YÜZ kimindir ters YÜZ etmek lazım o YÜZsüzleri terisini YÜZmek lazım YÜZüne derisini terisini YÜZüp yıkamalı YÜZer olmaklı YÜZyıllar sonra o YÜZsüzler YÜZlerinin içinin içYÜZü içinde

*

SerenCAN
“hatırlarsınız bir gün dergâhta aşktan söz ediyordunuz”
ben bir cezbe idiySEM SEN EN vardımdı sana susamaklıydım peygamber gözlerim vardı sıfatlarına mı kaldıydım kifayetini söktüydüm şerrini ruhundan can almaklıydım vermek için CAN CAN  “madem soysuz göynün bende yoğudu” geldi yine pesimistin üç kuruşluk lirizmi nerde kaldın ey shuffle yetiş ya Radiohead adresine gitmekten aksar olan mektuba davetsiz misafir denildi de katil oldum ben  Muhyid dinin kuşu veriyordu da CAN n’oluyordu sana


Öyküler Hece Dergisinin 257. sayısında yayımlanmıştır.

Zeynep Merdan / Derviş Gözlü Kadınlar

Bazen Ruhça’dan dahi daha tesirli: Göz Dili. 1 varlıkla tanışmanın en kısa, en kestirme, en hakiki yolu gözleriyle buluşmaktır. İki varlığın tüm bir ruhi cephanesiyle kuşanıp muhatabı olan varlığa karşı durması... Sonra o iki varlığın şiddetle çarpışması... Beden Dili üzerine onlarca vurgu yapıladursun; Ruh Dilinin, Ruhça’nın en hakiki iletişim yolu gözlerdir. Bedenin canlı görünen tek uzvu. Sıretin aynası... Birinin yüzünde gezindikten yahut zihninizdeki görüntüsünü ilk hatırladıktan sonra aklınıza ilk gözleri geliyorsa o insan etkileyicidir, gözlerin kudreti böylesine büyük, Gözlerin Dilini göz açıp kapayıncaya kadar konuşanlar böylesi efsunludur çünkü.

Kimi gözler hakikate cevaptır. Kimi gözler mürşittir. Kimi gözler irşad eder muhatabını. Kimi gözler öldürmekten beter anlar insanı.* Kimi gözler aynasıdır kalbin. Kimi gözler ok oktur, maktulünü bir bakışıyla kurban eder. Kimi gözler namludur. Bakışlarında patlamaya hazır fişekler saklar hep. Kimi gözler sobadır, iç ısıtır. Kimi gözler kutup yıldızıdır. Karşısında durmanız gereken yeri gösterir size. Kimi gözler kuyudur. Bakışlarla yüzünde yürür, gözlerine düşersiniz. Ancak gözyaşıyla doldurursunuz kuyusunu. Kimi gözler karadeliktir. Karadelik gözlere düşeni Yakup bile bulamaz.

*

 “Çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.”
Alexander Pope

“Erkeklerin her biri ayrı bir ruha sahip oldukları halde, kadınların hepsinde tek bir ruh, aynı ruh, kolektif bir ruh vardır; İbn-i Rüşt’ün akl-ı faali bütün kadınlar arasında bölüştürülmüş gibi adeta. Kadınların duyuş, düşünüş ve isteyişlerinde gördüğümüz farklar sadece bedeni farklardan, yani ırk, iklim, gıda vesaire ayrılıklarından ileri gelir, bu yüzden çok önemsizdir bu farklar. Kadınların birbirine benzemesi erkeklerin birbirine benzemesinden çok daha fazladır; kadınların hepsi bir ve aynı kadındır da ondan…”

Miguel de Unamuno / Sis

"Kişilikten yoksun" "Hepsi aynı kadındır" Platon, Nietzsche, Schopenhauer'ın -ve diğerlerinin- hınç ve haz dolu tahkirlerinden bahsetmiyorum bile. Peki dertleri ne bu adamların? Neden tahkir etmişler kadınları? Bu kadar akıllı adamların kadınları bu denli hakir gören sözleri Femme Fatale’lerin gazabından nasiplerini almış, kalpleri küsüp, zekâları acıyınca çatallaşan dilleri yüzünden değildir herhalde.

Bir insanı dolayısıyla kadını yücelten tek ve yekpare şeyin; ruh'unun idrakinde olmayan dişileri muhteşem teşhislemişler. Yaratıcı'nın en büyük lütfunu idrak edememiş bir insan; 1 dişi, bir türdür, prototiptir. Bedendir. "Kişilikten ve ruhtan tümüyle yoksun."

*
Post Çağ bize Feminizmi pazarlıyor. Bizleri vitrinlere hapseden, güzel doğmamış ve estetik müdahalelerle dahi güzel olmak değil güzel bulunamamışsak yok ve çirkin sayan bir kadın prototipine hapsediyor. Vitrinlerdeki kadınlara benzediğiniz kadar güzelsiniz diye bağırıyor yüzlerimize yüzlerimize. En vasat yüz dahi burun, dudak estetiği, en sıradan göz dahi lens, eyeliner, kaş dizaynı gibi takviyelerle ‘güzelimsi’ görülebiliyor. Sonunda öyle bir hal alıyor ki, bu kadar güzel göz, burun, dudak, yüz suret, beden falan filan var ki; insan güzelliğin dahi başkasını arıyor artık.

Benimse Platon'un yüzyıllar önce sorduğu o soruya gidiyor şimdi aklım; "Ti esti to kalon?" Hakikaten, neydi hakiki güzel olan? Milyonlarca güzelimsi beden, yüz, kaş gözle doluyken vitrinlerimiz neydi hakiki güzel olan?

Ruhların mezara gömüldüğü bu Post Çağda belki de çoğu kadının seksapalite sandığı şey, hemcinslerinin tutmuş ve denenmiş taktiklerini sonradan bir öğrenmişlikle uygulamaktan ibaret. Başka bir kadının ruhundan devşirme bir hareketi belli ki silik, zayıf ve çelimsiz ruhuna adapte ederek nasıl çekici olabilir bir kadın? Başka bir kadının saç rengini, göz rengini, giyinme stilini çalarak nasıl kendi kalabilir bir kadın? Belki de bu yüzden 10 adımda karşı cinsi etkileme, ilişki taktikleri, 1 bakışta erkeği tahrik etme yöntemleri pazarlanabiliyor.

*

"Kalplere asıl mutsuzluk sızısı veren şey... Sarışın Inge'nin, kendilerini olduklarından da Avrupalı hissetmek için çırpınarak saçlarını sarıya boyayan, kaşlarını yolan ve butik butik gezip kıyafet seçen sosyete kadınlarına, ten renginin ve ırk yapısının da ne yazık ki kolay telafi edilemeyecek önemli bir eksiklik olduğunu hatırlatmasıydı."

Orhan Pamuk / Masumiyet Müzesi

Garp’ın Beden Kadını bile olabilmeyi başaramamış. Hüzünlü ve çaresiz bir heveskârlıkta kalmış kadınlar olarak kalıyorlar.

“Öğrenilmiş seksapalite"ye duçar olmuş 1 kadının ruhu, zekâsı, sezgileri eksiktir. Dişil zekâ ve özgün tahrik edebilme yetisinden yoksundur. Bu yüzden bazı kadınlara bakınca gördüğümüz tek şey bu. Tek farkı feromon salgılamak olan taze hoş kokulu 1 çiçek beden. Üzgünüz. Tüm sermayesi 'erkeğinin' burnuna hoş 1 koku getirmek olan bu ıstırapsız 'çiçek kadınlar'a saygımız yok. Aramayan, ıstırabı, 1 derdi olmayan kendi dünyasının müslümanı ya da 1 ömürlük dünyasının müsrifi insanlara saygımız yok. Doku torbası bedenlerini kullanarak kadınlık haysiyet, onur ve zekâsının ırzına geçen; ruhu, zekâsı, karakteri ve onlarca meziyeti varken eti ile kendini var eden kadınlara saygımız yok.

*
‘Başka bir güzel’e tanım diye söylüyor ya Özdemir Asaf;

"Onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir,
Herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir;
Onun güzelliğini yalnız ben görüyorsam bu sevgidir,
Yalnız ben biliyorsam bu aşktır,
Hiç kimse görmüyorsa bu yalnızlıktır."

Güzel ol(a)madığı için güzel olmayı umursamamaya çalışanlarda değil ama 'güzellik kaygısı' olmayanlarda 1 güzellik olduğunu düşünüyorum. 'Vasatlık hıncı' menbaalı anti olan üzerinden benliğini var etme bu ama bu kadar çok güzelin(!) olduğu 1 dünyada güzel olmak istemiyor kadınsı başkalığımız.

“Benim muhtaç olduğum şey, bir ruhtur, bir ruh! Ruh, ruh, ruh! Ateşli bir ruh; onun gözlerinden, Eugenia'nm gözlerinden saçıldığı şekilde. Vücudu... Vücudu... Evet, vücudu şahane, mükemmel, ilahi; ama bu; vücudu baştanbaşa ruh da, baştanbaşa hayat ve fikir de onun için öyle. Vücudum beni eziyor Orfeo, bıktım usandım ondan, çünkü ruhtan mahrumum. Yoksa bende ruh olmayışı vücudumun bana ağırlık oluşundan mı? Ruh nerede, Acaba ruhum var mı?”

Miguel de Unamuno / Sis

*

“27 Eylül 1317
Ve Allah' ın hikmetini bilmeyenler için her felaket abestir. Ben de bilmedim. Hala da bilmem. Ne günahım vardır? Bana hayatım neden cehennem olmuştur? Çilem ne zaman dolacaktır? Artık hiçbir şey arzu etmiyorum ki keder duyayım. Öyledir de derunumdaki binihaye hüzün nedir? Neden yolların, pembe güllerin üzerine, güneşin üzerine siyah bir tül gerilmiştir? Ben hala arzu etmemekten başka ne arzu ederim?”

Peyami Safa / Matmazel Noraliya’nın Koltuğu
“16 yaşındayım… Şişli’de La Paix Hastanesinin önünden geçiyorum. O dönemde inançlı biri değilim ama o hastanenin önünden geçerken içime bir şey doğuyor; bir dua değil de bir dilek, ‘hakikate vasıl olmama vesile olacaksa, yolumun bu hastaneden geçmesine razıyım’ demiştim içimden; niyet tutar gibi. ‘Hakikat’ (truth) kelimesine aşırı bir ilgim, abartılı bir merakım var.”
Ayşe Şasa / 1 Ruh Macerası

Evet, ruhumuz var. Samiha Ayverdi gibi. Ayşe Şasa gibi. Simone Weil gibi. Matmazel Noraliya’nın muhayyel varlığındaki gibi. Ruhumuz var. Yüzünde, hâlinde derviş nakışı olan, başında örtüsü olsun yahut olmasın "hicâplı" kadınlar var.
Bizler Post Çağın varlıklarıyız. 1 Yüzümüz instagramda. Bizleri vitrinlere, instagramlara hapseden ve güzelliği dahi başka olamayan, birbirine benzeyen ve ikame edilebilir olan post çağın varlıklarıyız.

Oysa 1 yüzümüz hep Ruh kadın. Ne kadar çok suret varsa o kadar az sıret var çağındaki Ruh Kadınlarız. Ruhumuzun gözlerini keşf ettiğimiz an hakiki güzel’i o kadar temaşa edeceğiz.
Ve o olacağız bir o kadar kadar 'başka' güzel.

Gözleri derviş olan kadınlara selam olsun.


*: Özdemir Asaf'tan Mevhibe Beyat'a (Lavinia): “Öldürmekten daha beter anlıyor insanı. Çok keskin gözleri vardı.” demişti.


Bu yazı İtibar Dergisinin 74. sayısında yayımlanmıştır.

Zeynep Merdan / Keşfsever

“Aynı gün, kimi yazarların bana gönderdikleri kitapçıkları düzeltirken, Rahip R'nin defterlerinden birine rastladım. Başlığına şu sözleri koymuştu: Vitam vero impendenti”

Jean Jack Rousseau
Yalnız Gezerin Düşleri, Dördüncü Gezi.

*
Jean Jack Rouesseau’nun Juvenal’dan alıp, yazgısına belki de mahlas seçtiği o güzelim tanım; Vitam Vero Impendenti. Sözlükler bizi kandırmıyorsa “yaşamını hakikat uğruna riske atan kişi” mealinde. Bir filozof için ne kadar da münasip bir mahlas değil mi?

“Kişi” ama kişi kim? Her bir kelimenin üzerine onlarca mana giydirmişken zaman, kelimenin ve kastın hakikatini nasıl bileceğiz? Kelimeleri zamanın kirlettiği anlamlarından yıkayıp safi manalarına ulaşmak için illa Hermeneutik mi öğrenelim? Gerek yok. Neyse ki makalenin didaktikliğinden ve soğuk kasvetinden bizleri iltica ettiren denemelerimiz var sığındığımız.

Hangimiz kimliğimize tarif diye muhatabımızın kötü kurulmuş bir cümlesinde özetlenmek ister? Hangimiz küfür saymaz muhatabımızın daracık ufkunda peyda olmuş bir cümleye sığmayı? –bir insanı bir cümlede özetlemek küfürdür çünkü.- Belki de Spinoza “kimlik bedenin hapishanesidir” derken bedene hapsedilmiş, ruhumuza dayatılmış ‘verilmiş kimlik’leri teşhisliyordu.

Ben üzerine, kimlik üzerine, ruh üzerine, mahiyeti açıklanamayan insanın hakikatini ifadeye yeltenen her bir disiplinin –felsefe, psikoloji, din, sosyoloji …- kendince tanımladığı kavramlar üzerine sayfalar yazılır, yazıldı, yazılsın, tüm bu kelimelerin cümlelere koşması için şartlar müsait.

Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler’inde “kimliğim beni başka hiç kimseye benzemez yapan şeydir” derken onun özgeliğinden bahseder. Eşsizliğinden. Veril(e)meyişliğinden. Seçilmişliğinden. Ve hissedilen tüm aidiyetleri “kişiliğin yapı taşlarıdır, doğuştan gelmediğini vurgulamak koşuluyla neredeyse ruhun genleri denebilir onlara” yla özetlerken kimlik denilen şeyin aslında kişinin kendi ruhunu tanımlama biçimi olarak mı kast ediyor? Bence öyle. Çünkü kendi ruhuna, kendi varlığına kendi kelimeleriyle tanım giydiremeyen kişi gerçekten var olabilmiş midir? Yada kaliteli(!) diye yamandığı, tıpkı pahalı bir markanın arması gibi taşımaya yeltendiği “ithal kimlik”lerde ne kadar kendi olabilir bir insan? 

İran’dan, Fransa’ya aslında dünyaya açılmış, dönemin Fransız varoluşçularıyla zihin dostluğu kurmuş, hatta tanrıtanımaz Sartre’ye; “Bir dinim yok. Ama birini seçmek isteseydim o Şeriati’ninki olurdu.” dedirtmiş o adam; Ali Şeriati, İnsanın Dört Zindanı’nda bu seçilemeyişi, toplumun kişiye verdiği, dayattığı kimliği öylesi güzel teşhisliyor ki; bize bir an evvel bir kimliğe ait olma, kendi kimliğimizi yaratma ya da en azından bize dayatılmış kimlikleri sorgulayıp tüm bu toplumsal kamburlardan azad olma lüksü bahşediyor.

Ali Şeriati’nin kendi kavramsal dünyasında “insanın dört zindanı” olarak tanımladığı şey de tam da bu azad olamayışa hem teşhis hem de merhem oluyor. Öğretisine göre; doğan her insan 4 zindanın içine doğuyor ve bu dört zindandan varlığını azad edemedikçe de kendini gerçekleştiremiyor. 4 zorlayıcı güç olarak ifade edilen ve;
1. Natüralizm (Doğanın zorlayıcı gücü)
2. Historizm (Tarihin zorlayıcı gücü)
3. Sosyolojizm (Toplumun zorlayıcı gücü)
4. İnsanın kendisi olarak ayrımlanan bu zindanlar ruhumuzu, aklımızı, irademizi, tavrımıza öylesi tahakküm kuruyor ki biz aslında biz olamıyor, ailemizin, toplumumuzun küçücük bir örneği, kopyası, taklitçisi oluyor ve bize verilen kimliklerin yazgısına mahkûm kılınıyoruz. Ve kendi benzer türevlerimizle prototipliğin ve tahmin edilmiş geleceklerin vasat yazgılarına sürükleniyoruz.

Yine ölümcül kimliklerde Maalouf bu zindanlardan azad olamayan toplumların toplumca işledikleri günahın sonuçlarının nedenlerini misalliyor;

“Kolayına kaçıp birbirinden farklı insanları aynı kefeye koyuyoruz, gene kolaylık olsun diye onlara cinayetler, toplu eylemler, ortak görüşler yüklüyoruz. “Sırplar katliam yaptı” “İngilizler yağmaladı” “Yahudiler el koydu” “siyahlar ateşe verdi” “Araplar reddediyor” filan ya da falan halk hakkında “çalışkan” “becerikli” ya da “tembel” “kuşku verici” “sinsi” “kibirli” ya da inatçı diyerek duygusuzca yargılarda bulunuyoruz ve bu da kimi zaman kanla sona eriyor.”

Ve devam ediyor;

“Bir insanın kimliği başına buyruk aidiyetlerin birbirine eklenmeleri demek değildir, kimlik bir yamalı bohça değildir, gergin bir tuval üzerine çizilen bir desendir; tek bir aidiyete dokunulmaya görsün, sarsılan bütün bir kişilik olacaktır.”

Tüm bu alıntılar savın güçlenmesi için kuşanılan zırhlar değil. Bunların hiçbirini anti-milliyetçilik, anarşizm güzellemesi değil. Mensup olduğu, mensubu doğduğu sosyo-kültürel kimliğe karşı bir aidiyet hissedemeyenlerin hınç dolu karalamaları değil. Bir kayboluş değil. Olsa olsa gayreti ölçüsünde kaydadeğerliği artan bir kimlik inşası çabası. Çünkü kim sorusu ve bu soruya eşlik eden cevap öylesi mukaddestir ki “kendini bilen rabbini bilir” ile bir hadis mertebesine, kim ve varlık arayışıyla bir felsefe türü(ontoloji)ne çıkabiliyor.   

O halde biz kimiz?

Aynadaki yansımamız yüzümüze bağırıyor şimdi.

-Kimsin sen?

*

Sen kimsin, kimi zaman kısa bir tanışma cümlesi kimi zaman karşımızdaki muhatabı hakir görme hakir görme cümlesi ve kimi zaman tüm bir kâinattaki zerre büyüklüğündeki mevcudiyetimizi idrak etmenin başlangıç mertebesi. Ben sonuncusuyla başlıyorum.

Sen kimsin sorusu bize ‘verilen’ isimle açıklanamayan, yaptığımız meşgalelerle yakından uzaktan ilintisi bulunmayan yüce bir soru ve bu yüce sorunun muhatabı ancak soru kadar mukaddes bir varlık olabilir. İnsan. Koca bir kâinata varlığını sığdırabilen ve bazen kabına bile sığamayan insan.

1 insan. Bir tanım. Bir isim. 1 kimlik. Bir ad. Bir mahlas. Bize ‘verilenlerle’ değil de seçtiklerimizle kendimizi tanımladığımız an, evrendeki mevcudiyetimizin idrakine varmış ve kim olduğumuz sorusunun cevabına yaklaşmış oluyoruz. Öyle değil midir? İsmini kendi seçemez insan, kendi kendine lakap takamaz. Fakat en zarif, en klas müstearları giyinebilir insan. Süslenebilir en kalifiye mahlaslarla.

Tam da bu yüzden kendimi ve kimliğimi bana ‘verilenlerle’ değil, ismimle değil, başarılarımla değil, mesleğimle değil, ırkımla değil, özgür irade ve kişisel gayretimle ‘seçtiklerimle’ tanımlıyorum. Kendim için kendime kendi koyduğum ad ile.
Ben, Keşfsever.

*

Sen kimsin?


Bu yazı İtibar Dergisinin 72 sayısında yayımlanmıştır.

Zeynep Merdan / Aşk Şirk mi?

Aşk şirktir, deyip yaldızlı fetvamıza(!) 1 zeyl düşelim;
ikame edilebilir bir muhataba ise.
1 insana.

"Alakalarımızın yüz bin şekline isim bulamıyoruz ‘sevmek’ deyip çıkıyoruz. Onun için ne kadar suistimale uğruyor bu kelime."

Peyami Safa

*

Bunu yazdıran hangi hodbin, hodgam, hodfuruş, -yok mu artıran?- ihtirasımdır Allah bilir ama insanlar sıfat sever. Sahip olmayınca ruhu muhteris eden kifayeti... Bir kürk gibi taşınabilir ve mağrurlanılır olan kifayeti. Kendi vücud ve ruh iklimlerindeki gündemlerinde meftun oldukları sıfatlardan herhangi birini, birkaçını taşıyan herhangi öznelere meyl edebilirler bu yüzden.

Söz gelimi akıllı ve zarif bir beyin ilgisine ancak ve ancak içinin gündeminde ilk sıralarda olan sıfatlara sahip hanımlar mazhar olabilir. O beyler zarif, veblen mal olmayan ‘kaliteli’ bir marka tezahüründe güzelliği olan ve elbette ki akıllı, gayet makul ve mutedil konuşan hanımlara meyl ederler. Belki biraz maceracı ruhları varsa sıfatlarına, değişken, deli dolu, özgür ruhlu gibi american sıfatlar da serpiştirebilirler.

Oysa gerçek bir sevgi ikame edilemez olmalıdır, ‘özne sevgisi’ olmalıdır. Yani muhatabın yerine başka hangi muhteşem sıfatlar taşıyıcısı olursa olsun başka mahlûklar girmemelidir. İsterse sıfatları ‘en’ zarfıyla pekiştirilmiş olsun. Belki de bu yüzden insanların çoğuna hakiki 1 aşk nasip edilmiyor.

Peki bu bozguncu keşfe varan bir ruha kadın gururunun dahi okşanması zevk verebilir mi? “Çok güzelsiniz”, “çok zarifsiniz”, “çok akıllısınız” vesaire. Ruhu hangisi mutlu edebilir ki? Tek başarımız doğarken şanslı olmak olan ve bizi sonunda sadece iyi bir not almış gibi hissettiren bu yapay iltifatlardan hangisi ruhu mutlu edebilir ki?  Ödevini yaptın ve iyi bir not değerinde olan bu iltifatı hak ettin, al, sevin, mağrurlan işte. Yüzüne ahmak 1 kibr neşesi sızsın, al sevin işte.

*

Peki gerçek aşk’ı tatmamış, duyguların tümünü neredeyse zaaf addedip artık ve sadece ruh ve zihniyle sevilmeyi talep eden bu makul tüccar zihin gerçekte neyi seviyor? Keşfetmekten sahici hangi tavrı var hayata ve yazgısına? Gerçekte neyi diliyor bu tatminsiz ruh? Hiçbir şeyi. Hiçbir sıfatı. Biliyorum ki sıfatların hüküm sürdüğü bu dünyada merakımıza mucip olan, azıcık yüz bulup meylimize cevap olan sevgilerimiz sadece bir oyalamacadan ibaret. Gerçekten sevemeyeceğiz. Hakiki bir aşk nasip edilmeyecek bizlere. Zerre karamsarlık değil bunu yazdıran. İdrak ederek hak veriyorum ki "her şeyi anlamak bir hastalıktır" diyen Dosto doğru diyor.

Çok sevildik. O sevgilere misliyle karşılık da verdik belki. Nefsimiz hak etmediği kadar taltif aldı. Ama gerçekte neyimiz sevildi? Öznemiz mi yoksa bazılarını sadece kısacık bir zaman diliminde taşıyabildiğimiz sıfatlarımız mı sevildi? Biri bile ruhumuza hakiki bir mütmainliği veremediyse sıfatlardan da, sıfatların hükümdar olduğu dünyadan da tek bir şey dilememeliyiz belki de. Önümüzde muhteşem bir ziyafet sofrası ve elimiz tekine gitmeyecek donuklukta ise belki de yaşayıp gitmeliyiz sadece. Tek bir şey aramadan, dilemeden ve hakiki bir şekilde istemeden.

Ve mademki sıfatları sevebilmek becerebileceğimiz ruhumuzu mutmain edebilecek bir meşgale değil ve mademki tüm bir ruhumuzla sevebileceğimiz bir ‘özne sevgisi’ de yok -ve de olamayacağına göre- bu vade tarihi muallak yazgımızda payımıza ve rızkımıza düşen hisseleri toplayıp yüzümüzde iğreti dursa da ‘hamd’ ve ‘şükr’ maskesi takmaya gayretlenelim bari. Çünkü başka türlü yaşanılası bir şey yok bu rüyada.

Zeyl-i Zeyl:

Ya Vedud!
Buldum. Buldum. Buldum.
Aşk hala şirk. Ama o şirki kul hakkına girmeden, iki tarafı da aynı oranda günahkar ve aşkı da
sürdürülebilir kılan varsa o da bu: 1inin hem efendisi hem kölesi olmak. Karşılıklı âşkın kaidesi bu.
Ruha âşk'ı tanımlama istidâdı verip, kalbe âşkı zerre nasip etmeyen zatına hamd olsun.

demiş idim ki;
Meğer Ruh Amcam Özel İsmet Bey yıllar evvel bana katılmış. Gerisini Twitter'dan @vandalyürek zeyl düşsün.

Zeyl-i Zeyl-i Zeyl:

"Zain 'aşk şirktir' diyor. Ben de aynı şeyi şeyi düşünüp İsmet Özel'e   yıllar önce Çemberlitaş'ta sormuş ve şu cevabı almıştım:

"Aşk kul köle olmaktır. Tek taraflı aşkta tarafların biri tanrılaştığından, bu şirk olabilir. Ama karşılıklı aşkta iki taraf da birbirine kulluk eder, ortada tanrı kalmaz.
(ve gülümsedi.)

Bu bahiste zeyl'ler bitmez.


Bu yazı İtibar Dergisinin 70. sayısında yayımlanmıştır. 

Zeynep Merdan / Yarım Yüzyıl Sonra Akıbeti Görülen Mısra

"Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim"

*

Desem ki, ruha bu “keşf” dolu yazgıyı lütfedenin içime koyduğu bu keşf gözlü arzuya sonsuz bir zaafım var.
Desem ki, ölüm tarihleri çoktan bilgi çağının kapsama alanı dışında kalsa da, tanışmak istediğim, konuşmasam dahi, gayb perdesinin ardını açacakmışım da oradan bir şey keşf edebilecekmişim gibi bakma cezbesi duyduğum insanlar var.
Desem ki bir mısrasının hatırına dahi görmek istediğim insanlar var.
Desem ki yirmili yaşlarda “Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim” demiş genç bir ruhun atmış yıl sonra temaşa edilen halinde, gözlerinin akıbetini görebilmek şansım var(dı).
Desem ki demeden, desem ki demedim.
Dedim ki; gördüm.

*

Sezai Karakoç’la ve “geleceğin zalim gözlülerinden” olacağı ahdedilmiş gözleriyle tanışmamın perde arkası böyleydi işte. Ne keşf ettim bilmiyorum ama Haseki Yüce Diriliş Yayınevindeki belli ki kadim dostlarıyla çevrelenmiş sohbet odasını görünce kasılmadım değil. Kılığım ‘kadınlarla göz temasından dahi -kaçınmak değil- sakınmak terbiyesi ile hâllenmiş’ bu hemen hepsi Yüce Diriliş ülküsüyle yetişmiş adamların ortasında elbette ki münasip olmadı. Neyse ki abes düşmedi. Sıkılgan kollarım pantolonlu bacaklarıma perde, mahcup sesim -tam da Mevdudi’nin Hicab’ından sonradan bir öğrenmişlikle- mütedeyyin hanımların o incecik sesini aratmayacak şekilde konuşma notasını buldu. Buldu da ben hemen hepsi mütedeyyin adamların tam ortasında geleceğin zalim gözlülerinden biri olacağını ahdetmiş o ruhun gözlerinin tam içine bakarak soru sorabilme raddesine varabildim.
Fakat ne yazık ki, fakat müteessirim ki, on küsur adamın ortasında bir sandalyenin üzerinde sonradan iliştirilmiş gibi oturan ‘mahcuplanmış cüretim’ şiir, estetizm ve kadın bahsini açabilecek o güzelim raddeye varamadı. Sosyoloji, Yakın Türk Siyaseti, İslam Medeniyeti üzerine yapılmış mülahazalar ve çeşitli güzellemeler, Gün Doğmadan’ın bence en güzeli; o “Köşe”ye varamadı ve ben geleceğin kara gözlü zalimlerini sormuş bulunamadım.

*

Yine de cevap bulmadım mı. Cevabı gözlerde aranan bir sorunun cevabı elbette ki dudaklardan çıkan da değil, gözlerde bulunacaktı. Buldu da.
“Ben geleceğin” dediği yerde mısranın; genç bir idealin seksen yaşında nasıl “biz sesimizi duyuramadık” ukdesine vardığını,
Erbakan ve taifesinin seçilme öyküsünü dilinden dinlerken tek bir kötü söz söylemeden de edepli bir eleştirinin yapılabileceğini,
Israrlı bir güzellemeyle “İslam ümmeti değil İslam milleti” vurgusunun hakikatli ilhamını,
Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı kitabından özenle ve sesinden okuduğu “Ey Krallar, Ey Sultanlar size sesleniyorum”la hitaplanan pasajdan ve ukdelerden, gözlerine dolmuş ukdelerden buldu cevabı.

*

Sen geleceğin karagözlü zalimlerinden olamadın. Olamadın. Bir kez olsun beceremedin zalimliği. Durmadı zorbalık üzerinde. Yakışmadı mahzun ve sitemkâr makamda kırpışan gözlerine zalimlik.
Israrla, inatla ve keşfle baktım gözlerine. Sabırlı, sükûnetli, ille de hüzünlü, ukdeli ve yazgısına yeise varmayan bir ukdeyle bakan seksenlerine varmış huzurlu bir adamın karagözlerinden başka bir şey bulamadım orada.
Fakat mademki, ruha böylesi tesir bırakan genç bir ruhun tek bir mısrasının ödünçlüğü ve tamama eremeyişliği kaldı üzerimde; o mısrayı emanet edip ruhuma “ben geleceğin karagözlü zalimlerindenim” olmaya ahlanıyorum bir kez daha. Yıllar evvel ilk gençlime böylesi nüfuz etmiş bir şiirin tek bir mısrasının hakkını vermeye ahlanıyorum.
"İslam Ümmeti ya da İslam Milleti" adına olmasa da.
Kendimin ve ruhumun İslamı uğruna.

*

Dedi ve yoluna devam etti Keşfsever.



Bu yazı İtibar Dergisinin 69. sayısında yayımlanmıştır.